sonuçta bende bir KarınCanım

Çok şey istemeyiz ki bazen hayattan. Sadece huzur, günü kurtarma çabası ya da kimse bana bulaşmasın kafamı bozmasın isteği.

Bir karıncanın duası gibi bizde kimse damarımıza basmasa bari diye dua ederiz kimi zaman. Tepemizdeki tas kendini atmaya hazırda beklediği zamanlarda tek temenni bu olur. Çünkü etrafta bizi delirtmeye yetecek insan ve olay fazlasıyla mevcuttur ne yazık ki..

Kırmamak için önce kırılmamak isteriz. Ki bizde tırnaklarımız, dişlerimiz vb. kesici, zarar verici uzuvlarımızı göstermek zorunda kalmayalım. Çünkü tersimiz elbette ki pistir. Hepimizin pis bir tarafı vardır. Gerek yok o tarafla muhatap edilmeye. Şuracıkta ağzı var dili yok halimizle yaşamaya çalışırken ayarlarımızla oynamayınız lütfen. Saygılar.

Bazılarımızın hala umut dolu beklentileri, hedefleri var hayata dair. Ne güzel, çok güzel, en güzeli hatta. Ama işte herkes için öyle güzel gitmiyor. “Hayat sana güzel be” oluyor da.. birçoğumuza değil malesef. Durum böyle olunca da sadece yaşam kavgasına dönüşüyor mevzu. Beklentiler küçülüyor, hayaller basitleşiyor. Sadece gerçekleşme ihtimali yüzde 90’lık mevzular üzerine hedefler belirlenip hayaller kuruluyor. “Bugünü de sorunsuz geçireyim başka bir şey istemem” oluyor. “Sağlığım huzurum karnımı doyuracak param olsun daha ne isterim” oluyor. Sevgi, aşk, mutluluk neydi unutulup “huzurum yerinde olsun, kavga gürültü olmasın yeter” oluyor. Oluyor da oluyor işte, bu böyle sonsuza dek sürüp gitmiş..

Bazı şeyler hiç olmayınca insanın hayatında bunlar olsun kâfi deniyor işte. Tek duamız ve dileğimiz; üstümüze basıp geçmesinler oluyor.

Çünkü karınca gibiyiz şu koca dünyada. Ezip geçmeleri an meselesi. Korkuyoruz, diliyoruz, umuyoruz. Yaşamaya çalışıyoruz. Tüm bu şartlar altında bile çalışkanız ama orayı es geçmeyelim şimdi, hakkımızı yedirmeyelim yine de. Masallarımız var çalışkanlığımızı anlatan. Her ne kadar ağustos böcekleri hep daha şanslı olsa da biz yaşam kavgası, geçim derdi için çalışır dururuz. Gene de o kadar küçük görmeyelim kendimizi dimi, ezdirmeyelim. Yazıktır günahtır bize de. Bizdeki de can sonuçta. Karıncalara sahip çıkalım..

koca, yaşlı, şişko dünyamız

Kime yaralarımızı, zaaflarımızı, acılarımızı anlatsak o derece küçülüyoruz sanki gözlerinde. Zayıf noktamızı ele geçirmiş, zamanı geldiğinde bizi nereden vuracaklarını çok iyi biliyor oluyorlar. Buda bizi daha da dibe sürüklüyor. Tabii ilk başta anlamıyor insan sanıyor ki; hafifledim. Derdimi paylaştım, yüküm azaldı. Sonra zaman geçiyor, işler değişiyor, araya belki çıkarlar giriyor, hatta çıkarlar ters düşüyor. Hoop bir bakmışsın eline verdiğin kozu sana karşı bi güzel kullanıyor. Acı ama durum hep bu.  

O yüzden bazı acılar, yaşanmışlıklar sadece kendimizde saklı kalmalı. Kimse bilmek zorunda değil, neden mutsuzmuşuz, ne yaşamışız, niye bu haldeymişiz. Her zaman güçlü görünmeye çalışmak, hatta başarabiliyorsak gerçekten güçlü olmak, hayata karşı güçlü durmak en güzeli.

Bırakın sizi halinden memnun, dertsiz tasasız, keyfi her daim yerinde biri olarak bilsinler. İçinizde arka fonda Candan Erçetin çalsın son ses:

“çok mu dertsiz duruyorum uzaktan bakınca, çok mu kalender sandınız dert anlatmayınca.. “ diye söyleyin durun.

İnanın bu diğer seçenekten çok daha iyi ve keyifli. Hem gerçekten sizi bunalıma sürüklenmekten kurtarır hem de çevrenizdekilerin sizi güçsüz yönlerinizle daha fazla yaralamalarının önüne geçmiş olursunuz.

Başkalarından çok kendimizi kandırmak mı peki bu? Sanki biraz öyle gibi ama kötünün iyisini seçmek gibide düşünebiliriz durumu. ‘Bak yaram burada, en hassas noktam burası’ dersek karşımızdakine, canımızı yakmak istediğinde hiç düşünmeden bilir vuracağı noktayı. Ama söylememişsek; en fazla yeni bir yerden yaralamaya çalışır, belki de canımızı acıtmayı başaramaz bile. Eski yaralar çabuk kanar çünkü, kabuk koparılınca hep yeniden başa sarar acıması. Gerek var mı bunlara, bence yok. En temizi böylesi..

O zaman n’apıyoruz, gülümsüyoruz ve şişko biri olmanın mutluluğunu yaşıyoruz..

-kar-

Vee yılın ilk karı yağar İstanbul’a. Uzun zaman sonra yağınca, bu manzara karşısında bir mutlu uyandık sanki sabaha. Yollar arabalar evler bembeyaz kaplanmışken yaşadığımız yer daha bir güzel görünüyor gözümüze hiç tartışmasız.

Özlemişiz o belli ama özlemek zorunda bırakan yine biziz. Doğanın dengesini bozup mevsimleri olması gereken gibi yaşamayı engelliyoruz. Biz insanlar ekolojik dengeye zarar verip dünyanın sonunu bir şekilde kendi imkanlarımızla getiriyoruz galiba. Ama bunlar derin, ciddi ve uzun meseleler şimdi hiç oralara girmeyelim. Kar güzel, karı izlemek güzel. Tadını çıkaralım, tadımızı bozmayalım.

Eskiden daha çok yağardı kar, böyle santimlerce falan. Ve her kış yağardı mutlaka. Bir alışkanlıkla gecenin karanlığında pencere önünde oturup sokak lambasına bakıp yağan karı seyretmenin verdiği huzur gerçekten paha biçilemezdi. Herkes uyurken oturup saatlerce karı seyrederken hayatı sorgulamakta bambaşka bir duygu durumudur. Sokak bembeyaz olur, gecenin o saatinde kimse ayak basmaz. Sanki tüm üzüntüler, kötülükler, yaşanmış tüm olumsuz şeyler o kar tabakası ile kaplanıp yok olup gitmiş, artık her şey bembeyaz ve çok güzelmiş gibi. Değişik düşünceler, duygular işte. Sonra bunlar bir anı olarak kaldı zaman geçtikçe. Artık ne o evdeyim, ne sokak lambası var etrafta nede kar yağıyor. İnsan üzülüyor tüm bunların yokluğuna.

Şimdi yağan kara baktıkça, yine düşüncelere dalmaya başladıkça, güvenilen dağlara yağan karlar geliyor aklıma. İnsanı yıkarmış gibi geliyor o karlar o dağlara yağdığında. Ama öyle olmuyor. Olmaması da gerekiyor. Kimse için değmiyor üzülmeye çünkü. Size yanlış yapıldığında arkanızı dönüp gitmek, silip atmak ya da belki duruma göre tepki göstermemek en güzeli, en doğrusu. Gün gelipte pişman olunca karşı taraf işte ozaman zafer sizindir. Ayakta kalabilmenin güçlü olabilmenin yolu bu. Ne dağlara ne karlara yenilmemek.  Bırakın onları kendi haline, siz geçip karşıya sadece manzarayı seyredin. Ve zamanını bekleyin.

Zamanını beklemek deyince; şimdide karın biraz daha fazla yağmasını ve çıkıp oynayabilecek durumda olmasını bekliyorum. Yaşım kaç olursa olsun içimdeki çocuk karda koşup oynamaya, yuvarlanmaya özlem duyuyor. İçinizdeki çocuğu kırmayın ve ona bir kardan adamı çok görmeyin..

Ütopik sandığımız yaşantımız

Çok uzun süredir merak ettiğim ve sonunda okuyup bitirdiğim bir kitap 1984. George Orwell tarafından 1948 yılında yazılmış ve 1984 yılında yaşanan ütopik bir hayatı konu alan bir kitap.

Ozamanki yaşam koşullarında düşününce evet ütopya belki anlatılanlar. Kitap ilk çıktığı yıllarda alıp okumuş olan kişiler “yok artık daha neler, böyle şeyler nasıl olsun ki” falan demiştir herhalde. Saçma gelmiştir hatta “bu kadarda abartılmaz ki” diye düşünmüşlerdir. Ama yıl olmuş ikibinbilmemkaç. Şimdi bu kitabı okuyunca günümüzü birebir anlatıyor gibi geliyor. Daha o zamanlardan geleceği görmüş yazar, diye helal olsun diyesi geliyor insanın.

Her şeyin birileri tarafından kontrol altına alındığı, denetlendiği, izlendiği bir hayat. Her yaptığımız, söylediğimiz hatta düşündüğümüzden bile sorumlu olduğumuz bir yaşam düzeni. Sadece güç kimin elindeyse tek doğru O’nunki, haklı her zaman O.

Big Brother

Herkes O ne diyorsa ona uymak zorunda. Aksini düşünmek bile yok olup gitmenize sebep. İsyan etme, karşı çıkma, farklı düşünme ihtimaliniz bile söz konusu değil. Bu sonunuza imza atmak demek çünkü. En değer verdiğiniz şeylerden, sevdiklerinizden bile vazgeçmek zorundasınız hayatta kalabilmek için. Yada en iyi ihtimalle hayatta kalmayıda geçtim, ölümlerden ölüm beğenebilmek için.

Okuduğum en iğrenç ama bu iğrençlik sayesinde en güzel olan kitaptı diyebilirim. Değişik bi tanımlama oldu ama gerçekten öyleydi.

İçeriğinde fazlasıyla siyasi konular varmış gibi ama öyle değilmiş gibiydide. Onca detaylı anlatıma rağmen çok akıcı bir kitaptı. Hala okumadıysanız hiç durmayın başlayın, seveceksiniz.

insansı şeyler

İnsan olmak, insan olmaya çalışmak, insan kalabilmek.. Hepimiz insanız da işte; insan gibi yaşayabiliyor muyuz acaba?

‘Hayvan’ diyoruz, korkuyoruz, katlediyoruz, işkence ediyoruz, sevmiyoruz.. Ama farkında mıyız ki acaba onlar bizden bin kat daha masum ve iyi olmayı, öyle kalabilmeyi başarabilmekteler.  Birçok duyguya, düşünceye meziyete sahibiz ama kıymetini bilmiyoruz.  Belki de kıymet bilmek için bir hayvan sahiplenmek, onun bize katacağı güzelliklere olanak tanımalıyız.

Evinde hayvan besleyen insanlar bu durumu daha net anlayacaktır. Çünkü bir hayvandan öğrenmemiz gereken okadar çok şey var ki. Sinirli ya da mutsuzken bile yanımıza geldiklerinde bizi pamuk gibi yapabilme yeteneğine sahipler kesinlikle. Sebepsiz yere gülümseyebilmenin, çıkarsız sevginin yöntemlerini onlar sayesinde öğrenmek mümkün.

Özlediğimizi göstermek ya da söylemek kötü bir şey değil. Aksine karşı tarafı mutlu edecektir. Bazen azıcık merhamet katılaşmış kalbimize iyi gelecektir ve birilerinin yaşamına büyük fayda sağlayacaktır. Sabırlı olmak bizi birçok sorundan korumuş olacaktır.  Vefalı olmak hem bize hem karşımızdakine en büyük hediye aslında. Çok zor değil bunlar belki ama böyle yaşamak zorumuza gidiyor nedense. Hayvanların bile sahip olduğu bu erdemleri biz görmezden geliyoruz.

İnsan olduğumuzu, bunların insana da çok yakışan haller olduğunu unutuyoruz. Biraz düşünsek aslında öyle sadece lafta insan olmasak. Hayat daha bir güzel olsa bu sayede mesela. Olamaz mı? olabilir..

Eski parfümler gibi

“Çok eskiden kullandığım bir parfüm vardı. Aşırı seviyordum. Bitmesin diye kullanmaya kıyamıyordum falan. Şimdi rafta duruyor öyle. Artık ilgimi çekmiyor. Abartmışım diyorum, o kadar da güzel değilmiş diyorum. Sıradan geliyor. İşte zamanla vazgeçmem sandığım her şeyden böyle vazgeçtim”

Farkında olmasakta her gün yeni bir güne, yeni bir BEN’e uyanıyoruz. Sanki her şey aynı sıradanlığıyla devam ediyor, hiç değişmiyormuşuz gibi geliyor ama insan dönüp bakınca geriye; bir önceki gündeki kişiyle bile aynı kişi olmadığını çok sonra fark ediyor. Duygular, düşünceler, alışkanlıklar, hedefler her şey her dakika başkalaşım geçiriyor. Peki, bu normal mi? Normal, hem de hayatımızdaki her şeyden daha normal. Eğer böyle olmasaydı hep aynı noktada takılı kalır, ilerleyemezdik çünkü. Gelişemezdik, unutamazdık, kurtulamazdık ve tüm bu yapamadıklarımız yüzünden bu şekilde yaşayamazdık.

Hepimizin takıntıları, çok sevdikleri, bağımlılıkları, sanki hiç vazgeçemez sandığı alışkanlıkları yok mu? Hem de tonlarca. Peki, bir zaman sonra ne oluyor? Hiç farkına bile varmadan, ne zaman nasıl bitti, nasıl son buldu, nasıl vazgeçtik bilemeden, adını bile koyamadan yok olup gitmişler. Farkına vardığımız an yokluklarını garip bir boşluk duygusu oluşuyor. Sanki hiç onsuz olamazmış, onu yapmadan duramazmış ya da her neyse bağlandığımız olmazsa olmaz dediğimiz sanki hiç olmamış gibi geliyor.

Yokluğundan üzüntü duyarız sandığımız şeyler dönüp bakınca saçma geliyor, abartmışız diyoruz. Komik geliyor hatta neler yapmışım, düşünmüşüm, hissetmişime dönüşüyor. Yok olup gidişi değil de onca şeyden sonra böyle saçma ve komik gelişi acı verir gibi oluyor. Yazık diyesi geliyor insanın onca zamana ya da harcadıysa emeğe.

Sonra yazık demeye bile değmeyecek kadar önemsiz olduğunu düşünüp bu duygudan da kurtuluyor insan. Bazen bunları böyle sorgular şekilde kapatıyoruz sayfayı. Bazen de hatta çoğu zaman bu durumun farkında bile olmuyoruz. Sayfayı açıp kapamaya değecek şeyler bile değil birçoğu. Zamanında en değerlimiz olanın şimdi değeri bile olmuyor gözümüzde.

Bu duyguyu her yaşadığında, her yitip giden değerin ardından insan biraz daha anlıyor büyüdüğünü, kendine yeni bir şeyler kattığını, olgunlaştığını. Bunları yaşayarak, bazı şeyleri geride bırakarak, bıraktıklarımıza gülüp geçerek yeni bir ben olmaya devam ediyoruz. Ne mutlu bize..

Haydi gel, haydi gel içelim..

Ne demiş Coca Cola: daha iyisi için geçmişi unutalım..

Başka türlüsü mümkün diil çünkü. Geçmişte yaşamaya devam ettikçe ilerleyemiyoruz, önümüzü görüp yolumuzu bulamıyoruz. Anı yaşayalım diyende var adına. “Carpe diem” falan deyince hatta daha bi havalı oluyo. Yada hep geleceğe bakmak diyebiliriz. Hepsi güzel, hepsi faydalı. Ama geçmiş; geçmişte kalıp geçmemişse hala ne bugünden hayır görüyoruz nede yarından bi hayır bekliyoruz.

Cola güzel bi içecek, severiz kendisini. Ama içince anında şişirir ve gaz yapar mesela. Bi faydasıda yoktur vücudumuza, acı gerçek. Zararları çoktur biliriz fakat hiç sayıpta o mevzulara girmiyim şimdi. Mevzumuz bu değil çünkü..

Geçmişe takılıp kalmakta öyle işte, hiç bir faydası yoktur. Tek yaptığı; düşüncelerle içimizi şişirmek olur. Rahatsız eder bizi. Zararları Cola’nınkinden bile kat kat fazladır. Önce beyni yorar, her anında sorgular, yıpratır. Öyle olmasaydı, şöyle yapabilseydim, keşke yapmasaydım, bunu deseydim, o öyle olsaydı belki böyle olurdu şimdicilik.. ve milyonlarcası kemirir durur. Sonra tüm hayatı etkiler çaktırmadan. Güvensizlikler, mutlu olamama, depresyon, sinir, uyumsuzluk.. Akla gelebilecek tüm olumsuz duygunun kaynağı, geçmişte yaşananlara takılıp kalmaktan geçer. Bunca yıldır psikologlar boşa indirip durmadı bizi çocukluğumuza. İnmek mesele diilde çıkamayınca ordan kötü işte..


Oyüzden şimdi, hadi gel seninle geçmişi unutalım, daha iyisi için..
Coca Cola duymasın ama gazlı içeceklerden de uzak duralım bence.. Sağlıklı yarınlar için..

Reklam olmayan Reklamlar Bitti.. İyi seyirler..

Liebster Blogger Ödülü

Günlerden bir gün bildirim kutumda değişik bir şey gördüm. Liebster Blogger Ödülü falan yazıyordu. Bunu ilk kez duymuş olan biri olarak “ne olaki bu acep?” diye bir bilene danışmak zorunda kaldım. Çünkü blogger cahilliği tamda bunu gerektirirdi. Kırk yılın başı iki satır yazdık diye blogger olmadık heralde. BloggerCIK diyelim biz ona. Bir bilende yüce GOOGLE olurki, önüme bir sürü Liebster Ödül konuşmaları, soruları seriverdi anında. Ve ben bilgilenmek amacı ile milattan önceki yazıları ve kişileri bile okudum. Öğrenmemek ayıp değildi ve zaten okumayı sever idim. Sonuç; güzel bir şey imiş bu Liebster, öğrenmiş oldum ve beni buna aday gösterdikleri için hafiften kendimle gurur falan duydum. Ama bunu kendi kendime yaptım. Çünkü ortada şımarılacak bir başarı yoktu henüz.

Beni aday gösteren asli68.wordpress.com

Yazılarını sürekli takip ettiğim ve gerçekten çok sevdiğim bir sayfa olur kendileri. Beni adaylarından biri olarak seçtiği için kendisine çok teşekkür ederim. Bu teşekkür için çok geç kaldım hatta onun için ayrıca özür diliyorum kendisinden huzurlarınızda ama ancak fırsat bulabildim bu konuda oturup birşeyler yazabilmek için..

Sayfamda genelde okumuş olduğum kitap yorumları oluyor. Kendimce, bana hissettirdiklerince, tamamen beni içeren yorumlarım oluyor. Yani öyle klasik şu kitap şöyle böyle diyerekten övüp yada karalayıp geçmek gibi değil. Kitap dışında arada bir çevremdeki olaylara bakış açım yada kendi hissi durumlarımı içeren bir sayfa. Böyle tanımlamaya kalkıncada acaba ne yazıyodumki ben oldum bi an ama ortaya karışık diyelim kısacası..

Beni bırakıp hemen Liebster mevzusuna geri dönelim.Öncelikle kendine has kuralları varmış bu ödülün onlardan bahsedelim. Ödül bu yani kuralsız olacak hali yoktu dimi? Lütfen bi dikkat edelim buralara.

The Liebster Blogger Ödülü Adaylığı için Kurallar:

1-Sizi aday gösteren kişiye teşekkür edin ve başkalarının bulabilmesi için bloglarına bir bağlantı sağlayın.

2-Sizi aday gösteren blog yazarı tarafından sorulan soruları yanıtlayın.

3-Diğer blog yazarlarını aday gösterin ve onlara 11 yeni soru sorun.

4-Blog gönderilerinden birine yorum yaparak adayları bu konuda bilgilendirin.

5-Kuralları listeleyin ve yayınınızda ve / veya blog sitenizde bir Liebster Blogger Ödülü logosu gösterin.

Kuralları hepbirlikte öğrendiğimize göre şimdi cevaplamam gereken sorulara geliyorum. Hadi bakalım başlıyoruz.

asli68.wordpress.com bana neler sormuş ve ben ne cevaplar vermişim acaba?

azsonraaaa….

Ne oldu da bir blog açmalıyım dedin?

Blog sayfalarını okumayı oldum olası çok sevmişimdir. Böyle hiç tanımadığım insanların olaylara bakış açılarını, duygularını, tavsiyelerini, dertlerini vs. okumak ve kendime farklı duygu ve görüş açısından tüm bunları zihnimin bi yerinde depolamayı çok severim. Çünkü insana at gözlükleri ile değilde başkalarının gözüylede hayata bakabilmeyi sağlıyor. Empati falan diyorlar ya adına işte ben onu çok seviyorum. Canım empatim..

Kitap yorumlarına genelde ben kendim o kitabı okuyup bitirdikten sonra bakmayı tercih ederim. Öncesinde yorumlardan etkilenip ön yargılı okumaktansa, ben bitirdikten sonra yorumlara bakıp benimle aynı düşüncede olanlar varmı diye kontrol etmek daha eğlenceli. Yada benim hiç farkına varmadığım noktaları farkettirmeleri ve yeni bir bakış açısıyla kitaba dönüp bakabilmek değişik oluyor. Bir gün dedimki kendi kendime neden bende okuduğum kitaplar hakkında yorum yapmıyım ki? Çokta zor olmasa gerek deyip böyle birşeye kalkıştım ve bence güzelde oldu..

Yazmak ve yayınlamak senin için ne ifade ediyor?

İlk zamanlar hafiften bi utanırdım. Çokmu saçma şeyler yazdım acaba, okuyan ne düşünmüştür? Kurduğum cümle yanlış anlaşılmışmıdır? Hatta cümlem anlaşılmışmıdır? Kafamda deli sorular.. Ama zamanla bu durumu aşıp yazdıklarımı okuyan olsun olmasın kendime kalıcı bir şeyler bırakabilmek adına yazdığımı farkettim. Ve birşeyler yazıp paylaşabiliyor olmak beni mutlu etmeye başladı. Çok sık yazamıyorum tabi keşke zaman ayırabilsem..

Mutlaka okumalısın dediğin kitap(lar) hangisi olurdu?

Beğendiğim kitapları zaten ‘okumanızı tavsiye ediyorum’ diyerek özellikle belirtiyorum yazılarımda. Debbie Macomber ve Kristin Hannah özellikle takip ettiğim yazarlar mesela. Ama mutlaka okuyun demek için şuan aklıma ilk gelen kitap Michael Ende- Bitmeyecek Öykü kitabı olabilir

Bu Blogger ödülü sana ne kazandırır ?

Yazma konusunda kesinlikle bir motivasyon kaynağı olabilir. Takipçi sayım artabilir ve yeni kişilere ulaşabilirim. Sayfalar arası tanıtım, bağ kurma, iletişim, motive açısından güzel bir etkinlik.

İzlemeden ölme dediğin film(ler)?

Yukarı Bak filmi. Şuan ilk aklıma gelen o oldu. Animasyon filmleri severim.

Hayal kırıklıklarında hayata nasıl tutundun?

Kırıldığı an bu defa tutunacak bir yer kalmadı gibi geliyor her defasında ama biraz zaman geçince bir kapı aralanıyor, bir ışık yanıyor mutlaka. Kırılan yer onarılmıyor hep can yakmaya devam ediyor ama dahada güçleniyor insan sanki yaralarına inat. Başkasıda aynı yerden kıramasın diye ya yaralar gizleniyor yada “bak buramda yara var zaten ben alışığım, bana bunlarla gelmeye kalkma boşa” diye zırhını kuşanıyor insan. Değişik haller, değişik koruma kalkanı. Ama hepsi kırıklarla mücadele için.. Arada kırıkları aldırıp kurtulmak şart tabi buarada..

Blog kişisel bir alan mı popüler kültürün bir yanılgısı mı?

Benim için kişisel bir alan olmakla başladı. İlk yazılarım hatta “sevgili günlük” tarzı şeylerdi. “Biriyle” paylaşamadığım duygu ve düşünceleri “birileriyle” paylaşmak değişik bir duygu. Ama sonra paylaşımlara beğeni, takip, yorum gibi dönüşler alınca bir bütünün parçası gibi hissetmeye başladım. Takip etmek, takip edilmek bu bütünü oluşturan en temel şey ve hoşuma gidiyor sanırım..

Şu sebepten daha çok yazmalıyım dediğin oluyor mu?

Evet oluyor hemde hergün. Ama zaman ayırabiliyormuyum? Hayır. Sadece kitap okuyup bitirdikçe değilde daha çok günlük yaşama dair konulara değinmek, detaylarda boğulmak, güncel mevzulara karşı tutumumu paylaşabilmeyi çok istiyorum. Daha çok blog keşfedip takip edebilmeyi istiyorum hatta. Ve yazdıklarım birilerine ulaşsın ve daha çok takip edilebileyim..Ama ancak bukadar yapabiliyorum şimdilik. 

İnsan şunu yapmadan ölmemeli dediğin oldu mu?

Çok uç şeyler gelmiyor aklıma şuan yada bu mutlaka olmalı insanın hayatında diyebileceğim bir şey yok. Herkesin yaşamdan zevk alma şekli başka sonuçta, yada yaşamdaki öncelikleri, mutlulukları.. Ama bir evcil hayvanı olmalı mutlaka diye düşünüyorum. Hiç evcil hayvanı olmamış, o duyguyu tatmamış bir insanla aynı dili konuşamayız gibi geliyor. İnsanı kesinlikle başkalaştıran bir sorumluluk ve paylaşım çünkü..

Başkalarını okumanın faydası nedir senin için?

Olaylar karşısında farklı bakış açıları edinmemi sağlıyor öncelikle. İnsanlara yada durumlara karşı önyargılı yaklaşmamı engelliyor. Farklı açılardan bakabilmeyi seviyorum. Sadece benim gibi düşünen insanlarla sabit bir görüşe takılı kalmaktansa karşıt görüşlerin sebeplerini öğrenmek beni mutlu ediyor. Hatta duygu ve düşüncelerimde yanılıyor olduğumu keşfetmek duygusu bile kişisel gelişim açısından çok faydalı bence. 

Seni en iyi tanımlayan bir cümle?

“Çok mu dertsiz duruyorum uzaktan bakınca
Çok mu kalender sandınız dert anlatmayınca” demiş Candan Erçetin. Çoğu zaman insanlara cevap olarak bağıra bağıra söylemek istediğim şarkı yada cümle bu galiba.. Anlayana tabi..

Benim cevaplarım bittiğine göre şimdi adaylara sorulacak sorulara geldi sıra. Yeni sorular bulamadığım için bana sorulanların aynılarını cevaplamanızı rica ediyorum.

1- Ne oldu da bir blog açmalıyım dedin?

2- Yazmak ve yayınlamak senin için ne ifade ediyor?

3- Mutlaka okumalısın dediğin kitap(lar) hangisi olurdu?

4- Bu Blogger ödülü sana ne kazandırır ?

5- İzlemeden ölme dediğin film(ler)?

6- Hayal kırıklıklarında hayata nasıl tutundun?

7-Blog kişisel bir alan mı popüler kültürün bir yanılgısı mı?

8- Şu sebepten daha çok yazmalıyım dediğin oluyor mu?

9- İnsan şunı yapmadan ölmemeli dediğin oldu mu?

10- Başkalarını okumanın faydası nedir senin için?

11- Seni en iyi tanımlayan bir cümle?

Adaylarıma şans ve başarı diliyorum.

 Sevgilerimle

hep5yasinda.com

thelliablog.wordpress.com

sapholipes.home.blog

fatmazbyndr.home.blog

duslerimekal.wordpress.com

Aklımın iplerini saldım..

Bir kitabın daha sonuna geldim. Çok uzun süre önce başladığım ama nedense çok fazla sarmadığı için ağırdan alıp okuduğum bir kitap oldu.

İsmine ve bazı yorumlara bakaraktan alırken böyle daha deli dolu eğlenceli bir kitap gibi gelmişti. Ama daha çok kişinin kendiyle iç hesaplaşması, doğruyu bulma adına kendi kendisiyle çelişen duygularını dile dökmesi tarzında ilerleyen bir kitaptı. Bol bol toplumsal, ve ruhsal yönlere dair mesajlar içeriyordu.

Kötü diyemem tabiki ama çokta sevemedim. Galiba bu tarz kişisel gelişim kitaplarından hoşlanamıyorım. Birilerinin hayatın tüm zorluklarını aşmış, tüm tecrübeleri edinmişte bize nasihat veriyor halleri bana çok ilgi çekici gelmiyor. Sonuçta herkesin yaşantısı birbirinden çok farklı. Yaşamadan bilinmiyor gerçeği çok doğru. Aynı olayı yaşayabiliriz ama ikimizdede aynı etkiye yol açmaz, aynı şekilde yaralamaz. O yüzden bu işler öyle olmuyo be gülüm..

Ama sevdiğiniz bir tarzsa tabikide tavsiye ederim. Buda zevk meselesi sonuçta. Kitap kötü olduğundan ötürü değil bu yazdıklarım yanlış anlaşılma olmasın lütfen. Saygılar..

Canım bağırsağım

Genelde roman okumaktan hoşlanan biriyim ama bu kesinlikle herkese tavsiye edebileceğim çok faydalı bir kitaptı. İyiki okumuşum diyorum.

Günlük hayatta sürekli yaşadığımız kendi vücudumuzla bütünleşmiş ama farkında bile olmadığımız bir çok bilgi edinmiş oldum. Sindirim sistemimizin tüm organlarımızla ilişkisi, çalışma biçiminin yaşantımıza etkisi hakkında birçok yeni şey öğrendim. Yada aslında bildiğim, fakat bildiğimin bilincinde olmadığım bir dolu şey artık bilinçli bir şekilde hafızamda. Tuvalet ihtiyacının önemini ve her defasında ‘çıkan sonucun’ bize içerde neler olduğu hakkında mesajlar iletiyor oluşunu çok iyi öğrendim bu kitap sayesinde.

Anlatım tarzı okadar eğlenceliki hiç sıkılmadan bilimsel, fiziksel, tıbbi bir kitap okuyormuş hissine kapılmadan büyük bir merakla okuttu kendini. Her satırı önemsiz olduğunu sandığımız ama aslında çok önemli olan bilgilerle doluydu. Bedenin ve iç organların çalışma stilini öğrenmek ve daha sağlıklı bir yaşantı adına kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitap.

Kitabı okurken organların çalışma şekli, o gözle görülmeyen ama büyük görevleri olan bakteriler falan okadar sevimli anlatılmışki bir süre sonra hepsini çok sevmeye başlıyorsunuz. Sanki içerde çalışan minik işçilermiş gibi gelmeye başlıyor hepsi. Sevimli, tatlı bir kitap. En acilinden okunası..