Oku bakıyiim..

Derdimizi anlatıcak kadar okuma yazma biliyoruz çok şükür. Bize okadarı yeter zaten. Yoksa kültürmüş, kitap okumaklarmış falan ne anlarız dimi.  Biz Türkler bilmez öyle şeyler. Bi Türk otelinde içler acınası halimiz. Kocaman bi kitap okuma bölümü yapmışsın iyi hoşta bizi bukadar aşağılamalar niye? Kaç dilde bestseller kitaplarla dolu raflarda bulabildiğim tek kitap bu. Kitap okuma seviyemiz hala bu noktada kalmış demekki insanların gözünde. Yanlış anlaşılmasın tabikide eseri, romanı, yazarı kötülemek yada küçümsemek değil derdim. Olamazda asla ama neden tek Türk kitap bu yani? Hem komik hem acınası. Nasıl bi izlenimse bu kendi ülkemizde kendi insanımız kültürel anlamda bizden umudunu kesmiş durumda. “Size bu yeter” demiş. Bence “Cin Ali” serileri daha mantıklı bi seçim olurmuş ama yinede buna şükür ne diyelim. Ya bunuda bulamasaydık nolurdu halimiz. Demekki neymiş: kendi kitabını yanında getirip, kendi seviyeni kendin belirliycekmişsin.. 

Mutlu aile tablosu

Böyle resme bakınca herşey ne güzel ve özenilesi geliyo. Başkasının hayatından kareler olsa “ah be nasılda mutlular, nerelerde neler yaşıyolar” derdim. Şimdi bunlar benim hayatımdan kesitler. Ama fotoğrafta görünenle yaşanan aynı olmayınca insan anlıyomuş fotoğrafların sahteliğini. Deniz, kum, güneş, lüks ve rahat yaşam, hatta artık bıkılası huzur ve eğlenceye rağmen insanı asıl mutlu edicek değerlere sahip değilsen bi anlamı olmuyomuş. Onca bolluğun içinde hep bi yanın eksik. Etrafındakiler denizden, havuzdan, terden ıslanırken kendi yanakların üstün başın gözyaşlarıyla ıslanınca herşeye lanet etmekten başka bişey gelmiyor elden. Mutluluk başka bişey. İçsel dünyanda sahip olduklarınla alakalı yada sevdiklerinin sana sunduklarıyla, verdiği değerle ilgili. Gerisi hep göstermelik, geçici, yalan dolan, boş.. bomboş.. Yeni bi hayata başlıyorum. Neler yaşıycağımı hiç bilmediğim, deli gibi korktuğum bi hayat. Artık yeni bi ailem var. 2 kişiden oluşuyoruz, çekirdek bile diiliz henüz anlıycağınız. Ama çok zormuş bu haller. Şuan tek bildiğim bu. Yaşayıp görücez herşeyi. Ne desem boş yani 🤐

Kurumu yemiş?

“Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı varsa kuruyemişinki yıllara meydan okur” diye düşünmekteyim saatlerce paketleme yaptıktan sonra sulanan beynimle. Kınagecesi hazırlıkları tüm sürat devam etmekte. Eş, dost, konu komşunun kına gecesiyle ilgili dedikodu yapıp, kusurlar bulup, alay ederkene, acımasız eleştiriler eşliğinde homini  gırtlak yiyeceği kuruyemişlerimiz hazır bulunmakta. Gelin olmama son günler kaldı artık. Telaş, stres had safhada. Delirmez yada katil olmazsam galiba bikaç güne evli bi insan olucam. Ozaman hayırlısı be gülüm diyerekten çitlemeye devam..

Beyaza saflık demişler ama..

Yaşamla ölüm arasında ince çizgi varmış. Ve o çizgide yürürken üzerinde bu “gelinlik” denilen şey olmak zorundaysa hayat haddinden fazla acı veriyo. Saflık, masumiyet, mutluluk demek kime sorsan. Ama öyle olmuyo işte herzaman. Bazı şartlar altında bazı değerler değerini yitiriyo ne yazıkki. Kendi cehennemini ölmeden yaşamak gibi bişeyler işte, tarifi zor. Herşeyin güzel olması, mutluluk vermesi gerekirken acıdan kıvranmak, çaresizce dönüşü olmayan bi yola girmek çok can yakıcı. Kendinden başka suçluycak kimsenin olmaması, ve insanın kendine kızsada elinden bişey gelmemesi çaresizliğin en beteri. Ne yana dönsen önüne duvarlar örmüşsün en kocamanından hemde ve kendi ellerinle gibi öyle bişey işte. Bu hayata tutunan ellerim kırılsaydıda seçtiğim hayat bu olmasaydı diye yana yakıla ağlasanda bişeyleri değiştirememek ölüm gibi. Kefenini giyip ölüme yürümek bu işte. Beyazlar içinde mutluluk pozları verirken saflığıma doymıyım ozaman ne denirki..

Çokmu şiriniz ne?!

Elimin tersiyle itip demiyimde yanlışlıkla yıkıverdiğim kahramanlarım bi anda kendi aralarında bu sahneyi oluşturuverdiler. Onca kötünün arasında yıkılmayıp aşkla bakakaldılar birbirlerine. Onları öyle görünce bi umut doldum, mutlu oldum niyeyse. Buda böyle şirin bi detay olsun sizlere. Tüm Gargamellere inat sevin diye..

Okunası BirCeylan geliyor sanki

Tamda azönce çifte kavrulmuş tadından yenmez bi haber almış bulunmaktayım ve çok sevindirik oldum. Neredeyse bir yıldır takip ettiğim bi blog sayfası yazarı tatlımı tatlı bi kadın var. Ayrıca instagram ve çok taze olaraktan Twitter kullanıcısıda olur kendileri. İsmi Ceylan Taş. Ankara’da yaşıyor. 2 sevimli çocuk annesi olup çok başarılı bir ev hanımı. Muhteşem bir anlatım dili, gözlem yeteneği ve espiri kabiliyetine sahip. En incesinden ve en sevdiğimden hemde. Kendisini sadece sanal dünyadan tanımama rağmen okadar seviyorum ve kendime yakın buluyorumki anlatılmaz bişey bu bence. Uzun süredir bi kitap yazmaya uğraşıyordu ve sonunda bitirdi. Bugün İstanbul’a kitap basımı içim anlaşma yapmaya gelmişti. Veee anlaşma yaptığı kişide   Burak Aksak çıktı. İkisinin resmini bi arada görünce bi anda hem şok oldum hem çok aşırısından mutlu. Gerçekten hakettiği kişi buydu bencede. Ceylan’daki zekayı ve anlatımı gerçek anlamda anlayıp taçlandırıcak insan Burak Aksak’tan başkası olamazdı. İmzalar atılmış bahsettiğine göre. Ve umarım en kısa sürede kitabı basılır ve okuyabilirim. Şuan gerçekten sabırsızlanıyorum. Çok başarılı bi yazar olması dileğiyle diyoruz ozaman kendisine. Bi gün çok meşhur olduğunda “ben O’nun daha tanınmadığı zamanları bilirdim” diyebiliceğim günler olsun inşallah 😀 

Takip etmek isteyenler için: birceylan.com

Yoğun iş hayatımdan kesitler

Çünkü bazen muhasebeci olmak bunları gerektiriyorsa demekki 😀 İş hayatında “ufak” hesaplar peşinde koşmayı azıcık yanlış anlamış olabilirim ama bence gayet keyifli böylesi.  Küçük arkadaşım bugünde benimleydi ve birlikte büyük işler başardık. O çok güçlü bi şövalye oldu ve birlikte düşmanlarla savaştık. O kılıcıyla bende su tabancamla büyük enerji harcadık ama tabiki zafer bizim oldu. Bu tabi bizi çok yordu ve aşırı acıktık. Kafesteki masum kuşları vurarak avladık ve pişirdik. Ve görmüş olduğunuz o tazecik meyvelerle sos hazırlayarak taçlandırdık o güzelim ziyafet soframızı. Oscarlık bi çizgi film eşliğinde afiyetle yedik. Buraya kadar  herşey çok güzeldi aslında. Gayet mutlu mesuttuk bence ama. Küçük arkadaşım beni çizgi filmdeki şişko ayıya benzetip “göbeği aynı seninki gibi kocaman” diyene kadar. İşte orda masalımız sona erdi. Kendisiyle küstüm ve bu şartlar altında daha fazla oynayamayacağıma karar verip işime geri döndüm. Aldım hesap makinamı elime o küçücük dünyasına bile fazla gelen kilolarımı hesaplamaya başladım. Bence iki kere iki öyle her zaman dört etmemeli ama yaaa 😥

Bir düğün sonrası klasiği 🤦‍♀️

Saatlerce saçın başın çekiştirilerek, kalıp kalıp boyalar sürülerek ve bide üstüne bi ton para bayılarak hazırlanılan düğün sonrası eve gelince yaşanan kabusta bu işte. Kafandan çıkan milyon tane firketenin canını yakması ve tutam tutam yolunan saçlarla “gitmez olaydım o düğüne” dedirten o anlar. “Kadınlık her açıdanmı zor olmak zorunda” deyip lanet etmelerle sonlanan bir gece. Güzellik uğruna çekilen bu çilede kutsalmıdırki acep? O krepeyi saçımıza yapan kuaförü gecenin bi yarısı saygıyla anıyoruz ve bir düğünün daha sonuna geliyoruz. Ama akıllanıyormuyuz? Aslaaa! Bi sonraki saç modelini araştırmaya başladık bile. Akılsız başın cezasını saçlar çekiyo galiba bilemedim 🤔

Kelebek etkisi 

İnsanın bi davetiyede kendi adını görmesi ve o davetiyenin sahibi olması çok garip bi duyguymuş. Gerçek değil gibi geliyo burdan bakınca. Resmi olarak yazılı basında açıklanmış hali olsada bu evleneceğimin yinede sanki benle alakası yokmuş gibi. İnsan ne hissetsin bilemiyo. Ama okadarda pembe bulutların üstünde uçmalık bi durum söz konusu değil. Uçmak fiili “yuvadan” olunca insan daha çok hüzün dolu oluyo. Geriye doğru sayarken günleri,  düğümlerde boğazında birikiyo öylece…Özel olarak seçmedim gerçi biraz denk gelmiş olsada davetiyemdeki kelebek beni en mutlu eden şey oldu aslında. Kelebekleri çok seven ve onların uğuruna saflığına inanan biri olaraktan, bu özel güne bi kelebeğin davetiyle yakınlarımı çağırıyor olmak çok hoş bi detay oldu bence. Yani sadece bence. Çünkü kimse bilmiyo sonuçta kelebeğin bendeki yerini, etkisini. Ama olsundu, gelin kızımız mutlu olsundu yeterdi zaten..

Duvarların dili olsa..

“Bomboş, kalbimin odaları bomboş” diye boşuna dememiş şair. Nice umutlarla alınmış o bir yığın eşya gidince şimdi oda bomboş kaldı bi anda gözümde. Duvarlara bakıp bilinmez hayatımın, gelecek günlerimin hayalini kuruyorum. Nasıl olucak acaba diye. Dün gidip müstakbel evimin eşyalarını yerleştirdim. Ama evim gibi diil işte çok uzak bi dünya sanki. Dönüp buraya geliyosun sonra ama artık burayada ait değilmişsin gibi. Arada kalmışlık çok kötü. Yerin yurdun,  sahip çıkanın yokmuşta böyle bi başınaymışsın gibi. Çok yoğun ve derin duygular içerisindeyim. Öyle zorki şu süreç. Yaşadığın her anın son olduğunu bilmek, evde attığın her adımın tekrarının olmıycağını bilmek falan insanın içini acıtıyor. Hem ağlarım hem giderim kısmı bu oluyo galiba. Sürekli boğazında bi düğümle yaşıyosun. Gözler dolup taşmaya bahane arıyo. Ve destek olucak birileri olmayınca yanında bin kat daha zor işte. Tek başına bu yükün altından kalkmak ağır geliyo. Derdini yine sadece duvarlar dinliyo. Bunca yıldır hep öyle oldu. Duvarlara, tavanlara baka baka ne acılara, zorluklara göğüs gerildi. Herşeyden çok onlardan ayrılıcak olmak koyucak sanırım. Başka bi evin duvarı ne anlasınki halimden. Duvarlar üstüme üstüme gelicek orda. Bazen dört duvar sadece dört duvar gibi diil işte insanın hayatında. Yüreğinde duvarlar örülü olmayan bilmez işte bunu.. Ozaman bu şarkı tüm duvarlara gelsin: Ben o duvarlara çarpa çarpa nasır tuttum, ağlaya ağlaya yosun tuttum…