Aklımın iplerini saldım..

Bir kitabın daha sonuna geldim. Çok uzun süre önce başladığım ama nedense çok fazla sarmadığı için ağırdan alıp okuduğum bir kitap oldu.

İsmine ve bazı yorumlara bakaraktan alırken böyle daha deli dolu eğlenceli bir kitap gibi gelmişti. Ama daha çok kişinin kendiyle iç hesaplaşması, doğruyu bulma adına kendi kendisiyle çelişen duygularını dile dökmesi tarzında ilerleyen bir kitaptı. Bol bol toplumsal, ve ruhsal yönlere dair mesajlar içeriyordu.

Kötü diyemem tabiki ama çokta sevemedim. Galiba bu tarz kişisel gelişim kitaplarından hoşlanamıyorım. Birilerinin hayatın tüm zorluklarını aşmış, tüm tecrübeleri edinmişte bize nasihat veriyor halleri bana çok ilgi çekici gelmiyor. Sonuçta herkesin yaşantısı birbirinden çok farklı. Yaşamadan bilinmiyor gerçeği çok doğru. Aynı olayı yaşayabiliriz ama ikimizdede aynı etkiye yol açmaz, aynı şekilde yaralamaz. O yüzden bu işler öyle olmuyo be gülüm..

Ama sevdiğiniz bir tarzsa tabikide tavsiye ederim. Buda zevk meselesi sonuçta. Kitap kötü olduğundan ötürü değil bu yazdıklarım yanlış anlaşılma olmasın lütfen. Saygılar..

Canım bağırsağım

Genelde roman okumaktan hoşlanan biriyim ama bu kesinlikle herkese tavsiye edebileceğim çok faydalı bir kitaptı. İyiki okumuşum diyorum.

Günlük hayatta sürekli yaşadığımız kendi vücudumuzla bütünleşmiş ama farkında bile olmadığımız bir çok bilgi edinmiş oldum. Sindirim sistemimizin tüm organlarımızla ilişkisi, çalışma biçiminin yaşantımıza etkisi hakkında birçok yeni şey öğrendim. Yada aslında bildiğim, fakat bildiğimin bilincinde olmadığım bir dolu şey artık bilinçli bir şekilde hafızamda. Tuvalet ihtiyacının önemini ve her defasında ‘çıkan sonucun’ bize içerde neler olduğu hakkında mesajlar iletiyor oluşunu çok iyi öğrendim bu kitap sayesinde.

Anlatım tarzı okadar eğlenceliki hiç sıkılmadan bilimsel, fiziksel, tıbbi bir kitap okuyormuş hissine kapılmadan büyük bir merakla okuttu kendini. Her satırı önemsiz olduğunu sandığımız ama aslında çok önemli olan bilgilerle doluydu. Bedenin ve iç organların çalışma stilini öğrenmek ve daha sağlıklı bir yaşantı adına kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitap.

Kitabı okurken organların çalışma şekli, o gözle görülmeyen ama büyük görevleri olan bakteriler falan okadar sevimli anlatılmışki bir süre sonra hepsini çok sevmeye başlıyorsunuz. Sanki içerde çalışan minik işçilermiş gibi gelmeye başlıyor hepsi. Sevimli, tatlı bir kitap. En acilinden okunası..

Bu kadar kolay sanma, Delikanlım

Zeze, Zeca, Gum, Şüş, Momptit.. İsmine kim ne derse desin O’da sonunda herkes gibi büyümüştür neticede.

Büyümek zorunda kalmıştır demek daha doğru belkide. İçimizdeki çocuğu nekadar korumaya, yok etmemeye çalışırsak çalışalım kaçınılmaz son olgun bi insana dönüşmek oluyor. Hayat bazen bi noktada daha fazla izin vermiyor ve sıradan, mutsuz, ruhsuz birine dönüşüveriyoruz.

Sevdiklerimiz yeterki mutlu olsun, bizden memnun olsun diye memnun olmadığımız hayatlar yaşıyoruz. Yada çok sevdiğimiz şeyleri diğer sevdiklerimiz uğruna feda ediyoruz.

Böylemi olmak zorunda peki? Tabiki değil ama içinde yaşadığımız dünya düzeninde kimin kime gücü yeterse hesabı maalesef karşımızdaki insanın duygu ve düşüncelerine saygı göstermek diye birşey yok. Herkes kendi doğrusunu en doğru kabul edip kime gücü yetiyorsada bu doğruyu onada kabul ettirme derdinde.

Büyümek sanıldığı ve özenildiği kadar güzel bişey değil galiba. Çok büyümüş biri olaraktan gereken heryere imzamı atabilirim bu konuda.

Kitaba dönücek olursak; diğerleri kadar uzun değildi. Gençlik ve olgunluk çağları çok kısa kesilmiş yada “artık o çocuk ruhlu Zeze kalmadı, anlatıcak bişeyde kalmadı bu saatten sonra” demeye getirmiş gibiydi. Herşey çocuklukta güzel, sonrası sıradan bi hayat öyküsü hepimizde. Gidişat farklı olsada durum bu ne yazıkki.

Zeze’ye veda etmeyi hiç istemedim. Keşke seri devam etseymiş dedim ama buraya kadarmış.

Hoşçakal Gum. Hoşçakal Şüş. Hoşçakal Zeze..

Caniko’nada selamlar..

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan..

Bir Debbie Macomber kitabının daha sonuna geldim. Cedar Cove serisi bir hikayeydi. Ve diğerleri gibi yine çok güzeldi.

Devamı olan hikayeleri daha bi fazla seviyorum. Kahramanlar bir süre sonra tanıdık biriymiş, hayatımın içinden bildiğim insanlarmış gibi oluyor. Ve başlarından geçenler, hissettikleri, düşündükleri gerçekten merak uyandırıyor. “Acaba sonra ne oldu yada ne olacak?” düşüncesi ile hep devamını bekliyor insan. Kitap bitiyor ve kafamdaki tahminlerle bir sonraki kitaba başladığımda okuduklarım uyuştuğunda çok mutlu oluyorum. Yada bambaşka bi yola gitmişse hikaye şaşırmak daha tatlı oluyor.

Yani en azından ben seviyorum bu hisleri. Genel olarak bakıcak olursak ama çokta birşey beklenmemesi gereken bir kitap.

Eğer okurken kafa yormıyım, kafam karışmasın, huzur içinde okuyup kafa dağıtıyım sadece kafasındaysanız tam kafanıza göre bir kitap. Bu neyin kafasıki acep?

Debbie yine herzaman olduğu gibi her yaştan insana ait hayatlara değinmiş, yani okurken hangi yaşta olursanız olun içlerinden bir tanesinde mutlaka kendinizi bulabilirsiniz. Yada çevrenizden biriymiş gibi gelebilir. Buda kitabı güzelleştiren bir detay bana göre.

Peki ne anlatıyordu bu kitap? Ne yaşarsak yaşayalım sonunda su akıyor ve yolunu buluyor. Herşey olması gerektiği haline dönüşüyor. Biz istesekte istemesekte herşey olucağına varıyor. Hayırlısı be gülüm tarzı bir anafikri vardı.

Bu limanda herkesler artık çok mutlu, darısı karşı limandakilerin başına..

Güneşimiz hep doğmalı..

Zeze’nin çocukluk maceralarını okumuştuk. Şeker Portakalı gibi tatlı bi öykünün tabikide devamı olmalıydı. Zeze büyümeye devam ederken, yeni dostlar edinirken, yeni haylazlıklar peşinde koşarkende onu okumalıydık. Bizde O’nunla birlikte yaşamalıydık o anları. Güneşi birlikte uyandırmalıydık..

Kaybettiklerinin yerini başkaları alır bazen. Zeze’nin hayatındada bu böyle olmuş. Yeni dert ortağı bir cururu kurbağası olmuş. Girip yüreğine yerleşmiş. Bazen öyle ansızın biri girer yüreğine yerleşiverirya öyle olmuş. Her ihtiyacı olduğunda onu orda bulmuş. Kimseyle paylaşamadıklarını onunla paylaşmış taaki ona ihtiyacı kalmayana kadar..

Ve birde baba figürü bulmuş kendine. Gerçek hayatta sahip olmak istediği türden bi baba yaratmış kendine. Düşlerindeki baba onu hep sevmiş şevkatle bağrına basmış. Bir gün gerçekte sahip olduğu babasının kıymetini anlayana kadar hayallerindeki babanın oğlu olmuş. Büyürken öyle olmazmı bazen. Sahip olduklarımız değilde hep başka şeyler daha değerli görünür gözümüze. Ama ancak büyüdüğümüzde hangisinin daha değerli olduğunun farkına varırız. Büyümek bunu gerektirir çünkü. Çocuklukta farkında olmamayı.. değişik süreçler.. değişik duygular..

Zeze’nin büyürken bu dostlarından öğrendiği en güzel şey hiçbir zaman karamsarlığa kapılmamak. En kötü anlarda bile yeni bir gün doğacağına ve herşeyin güzel olucağına olan inancımızı yitirmemeliyiz. İçimizde batmakta olan o güneşi herzaman uyandırmanın bir yolunu bulmalı ve bu inancı diri tutmalıyız. Diğer türlü yaşanmaz çünkü… Güneş hep doğsun.. mutlu günlerimiz olsun..

Bu teyzelerden korkulur

Eyvahlar Olsun…

Çokta güzel  bir kitapmış. İçimizden herkese burda yer varmış. Ben, Sen, O.. Hepimize dair duygulara değinmiş. Çünkü Ceylan Taş bunu zaten herzaman çok güzel yapıyormuş. Bu yüzdende seviliyormuş..

Kendisinden daha önceki yazılarımdada bahsetmiştim. İnstagram’da “birceylan” olarak yıllar önce keşfettiğim, blog yazılarını okuyup sevdiğim bir insandı. Sonra bi gün ilk kitabı “İyiyim oturuyorum” çıktı. Kendi hayat hikayesiydi ilk kitabı. Ve şimdi ikinci kitabı “Eyvahlar olsun” çıktı. Oda hepimizin hayat hikayesi olmuş…

Okurken herkes kendinden bir parça bulabilir, yada çevresinde, ailesinde bu karakterler mutlaka mevcut. Heleki o “teyzelerden bir teyze” okadar çokki etrafımızda. Bir çok duygu ve davranışı sırf o teyzeler o lafları etmesin diye saklı yaşamak durumundayız. çünkü teyzeler acımasız, çünkü teyzelerde kendince çok haklı. 

Kitapta birbirinden tamamen farklı bir çok karakter var. Hepsinin kendine ait hikayesi. Ve okurken okadar tanıdıkki hepsi, birbirinden çok uzak ama bir okadar yakın. 

Ceylan’ın anlatım dilini ve bakış açısını çok seviyorum. Kafa dağıtmalık, çerez yada tatlı niyetine bir kitap. Hadi okuyun bence sizde seviceksiniz..

Olmamış be Pericik

Havva’nın Üç Kızı…

Bazı kitaplar hayal kırıklığına sebep olabiliyor buda onlardan biriydi. Kapak resmine ve konu tanıtımına bakınca insan çok farklı bir hikaye bekliyor. Yani en azından ben öyle olmasını beklemiştim. 3 farklı görüşlü arkadaşın bir araya gelip herşeye rağmen, tüm farklılıklara rağmen, tüm çatışmalara rağmen yinede can ciğer olup ortak bi noktada buluştuğu bir dostluk öyküsüdür sanmıştım. Ama yanılmışım..

Hikayede Peri,Şirin ve Mona adında 3 kızımız var. Ama nedense Peri’nin hayatının detaylarıyla dolu bir kitap olmuş. Hadi Şirin yan karakter gibi arada var olayların içindede, Mona hepten sanki evdeki süs eşyası gibi kalmış. Arkadaşlıkları adına hiç birşey göremedim doğru dürüst. Belkide bendeki beklenti farklı olduğu içindir, bilmiyorum. Hani insan böyle her birinin hayatının detayını görmek, olaylar yaşanırken her birinin ağzından kendi bakış açısını, duygularını dinlemek istiyor o an. Çünkü kitabı alıp okumadan önce öyle olucakmış izlenimi verilmiş. Ama yok ne yazıkki..

Öykünün en başından beri “skandal! skandal!” diye abartılan ve merak uyandıran mevzu kitabın sonuna gelindiğinde “bumuymuş skandal yani” dedirtecek cinsten birşey çıkıyor. İnsan daha olumsuz, kötü, yanlış, felaket bi durum bekliyor onca abartılmadan sonra ama yok.

Peri ile ilgili olaylardada birçok şey belirsiz ve ucu açık şekilde kalmış. En gereksiz şeylerde bile uzun uzadıya detaylara değinilirken asıl hayatıyla ilgili bağlantı kurulması gereken noktaların nasıl olduğu, nasıl geliştiği, nasıl o noktaya gelindiğine dair bir detay yok. Buda benim için olumsuz bir taraf hikaye adına.

Ve kitabın sonu sanki “nasıl bitirsem, bağlasam, toparlasam bilemedim hadi burda keselim boşver” şeklinde saçma sapan bir şekilde bitmiş. Okadar sayfayı okuduktan sonra bir anda “e noldu şimdi bittimi yani böyle?” diye kalakalıyor insan.

Bunca olumsuzluğun yanı sıra anlatım dili hoşuma gitti aslında, hiç sıkılmadım okurken. Ve Peri karakterinde birçok noktada kendimden birşeyler buldum. Düşünceleri, yaşadığı duygu karmaşaları, ikilemleri, korkuları, aile içi sorunları falan hep içimizden biri yada kendimizmiş gibiydi. Bir çok konuda “aynı ben” dediğim yerler oldu. O açıdan güzeldi yani sevdim..

Ama genel olarak tavsiye edebileceğim bir kitap olmadı ne yazıkki. Yapcak bişi yok, önümüzdeki kitaplara bakıcaz…

 

Mevlana çağırmışsa demekki

 

Bazen herşey zorlaşır, bazen olur yani öyle şeyler. Ne olduğunu anlamadan, neden bizim başımıza geldi onca insan arasından diye kendimize konduramadan büyük büyük acıların yükünü taşırız. Kaldıramayız, dayanamayız, yaşayamayız sanırız. Ama illaki bi yolu vardır yaşama tutunmanın. Bazen biri, bazen bi olay sebep olur, ışık olur insana. Yeni bi sayfa açmak diil belki ama kaldığımız yerden yazmaya devam edebilmenin yolunu öğreniriz. Buna vesile olan birisi varsa işte o en kıymetlimizdir o vakit.

Mevlana çağırınca kitabıda böyle bi kitaptı işte benim tarafımdan anlaşıldığı üzere. Bildiğimiz Mevlana sözlerini “hayat devam etmeli herşeye rağmen” mesajı veren bir hikayenin içinde tekrardan okuduk.

Güzeldi evet ama Serdar Özkan’ın daha önceki kitaplarını daha çok sevmiştim açıkçası, bu onlar gibi değildi pek. Yinede okunabilirliği mümkün bir hikaye. Ozaman okuyun ne diyim daha..

Uyusunda büyüsün

Yıllarca birlikte uyuyup uyandığın, sarılıp ağladığın, kimseye anlatamadığın derdini tasanı onlarla paylaştığın yada sevinçten havalara uçmak istediğin günlerde tutup kolundan onları havaya uçurduğun birileri vardır elbet hayatınızda. Yoksada olmalı. Olunca daha kolay bişeyler çünkü.

Ama gün geliyo işte büyümek zorunda kalıyosun insanların gözünde. Çünkü bazı arkadaşlar hala hayatınızda göz önünde olunca büyümüş görmüyolar sizi . Çünkü büyümekte tamamen görsel şov bazen. Önemli olan aslında içimizdeki çocuk büyüdümü gerçekten, buna bakan yok tabikide. Hayatımızdan bu arkadaşları çıkarmamız yetiyo gibi.

Ama öyle kolayda çıkarılmıyo işte. Göz önünde olmaması yeterli sorunsuz hayat için.

Üstte büyümüş halimiz altta çocukluğumuz uyuyor. Orda olduklarını bilmekte yetiyor. Kimse görmesede orda olmaları güç veriyor insana..

Bazayı ve çocuksu duyguları havalandırdıysak ozaman nevresimleri değiştirip ev işlerine kaldığımız yerden devam edebiliriz demektir. Çokta şey yapmayın yani..

Selam dünyalı 👋

Bazı kitaplar annelere özelmiş gibi. Çocuğun varsa yada çocuk bekliyorsan okumalı, öğrenmeli, ders almalı, kafanın bi köşesine kazımalısın. Günümüz annelerinde bu şart.

Belli bi aşamaya gelip kendi tecrübelerin oluştuğundada sıra kitap yazmaya geliyor. Buda şart. Kitap yazmamışsan tam anne olmuş sayılmıyosun. Çok ayıp.

Bazen bu saydığım sınıfların hiç birine girmiyorumdur ama yinede çok seviyorumdur bunları okuyup öğrenmeyi. Çünkü içimdeki anne okuduğum gördüğüm bildiğim herşeyden daha çok annedir. Ama bunu bi ben bilirim işte. Anne olmayınca kimse bilmez çünkü. Buda böyle bişeydir. Çokta kurcalanmaz, konuşulmaz, sadece Allahtan dilenir..

Bu kitaba gelince; bi annenin çocukluk anıları ve çocuklarıyla anıları arasındaki 7 farkı bulmaca, ortak paydada toplanmaca gibi içerikler barındırmakta. Yazar hanım kızımızı instagramdanda nasıl olduysa vakti zamanında bulup takip etmişliğim olduğundan kitabınıda okuyasım geldi. Bence güzeldi diyebilirim kısacası. Ozaman ne diyoruz; gerçek dünyamıza hoşgeldiniz..