Satır arası cinayetler

Adını çok duyduğum ve çok merak ettiğim için almıştım ama sonu hüsran oldu. Hatta hüsran duygusu için sonuna ulaşabilmeyi başaramadım bile. Çok nadir yarım bırakırım okuduğum kitabı, bu kitapta onlardan biri oldu ne yazıkki.

Niye böyle oldu çokta anlamadım. Halbuki cinayet, polisiye tarzı kitapları çokta severdim. Ama anlatım tarzı beni pek etkilemedi. Bi romandan ziyade karşılıklı aşırı diyalogların olduğu bir kitaptı. Hani böyle konuşma arasında o sözü söylerken aslında hangi ruh hali içinde, neden öyle gelişti durumda öyle dedi gibi bir anlatım metni çok yok. Yer, mekan yada olayı daha iyi hayal edip hissedebilelim diye bir ayrıntıya rastlayamadım. Sürekli bi karşılıklı konuşma şeklinde ilerlemiş. Buda bana çok duygusuz ve gereksiz bir kitap okuyormuşum gibi hissettirdi. Çünkü ben o satır aralarını daha çok seviyorum galiba..

Ayrıca içeriği tek bir roman değilde 3 farklı hikayeden oluşuyor. Ben sadece ilkini bitirebildim. İkincide daha fazla devam edemedim.

Tavsiye edemeyeceğim bir kitap oldu buda. Olsun, her tarzın bi alıcısı, okuyucusu, sevicisi vardır elbet. Buda böyle olsundu.

Geçmişin izleri

Kurt Gölü.

Bir kitap daha biter ve kendimi burda bulurum. John Verdon hikayeleri güzeldir. Yani benim için öyledir. Cinayetler, polisler, katiller, ve olayları çözen o bildiğimiz ve sevdiğimiz dedektif Dave Gurney.

Bu defaki diğerlerine göre daha bi başkaydı hikayenin. Fikirlerine ve sezgilerine herzaman hayran olduğum eşi Madeleine diğer kitaplara oranla daha bir ön plandaydı. Hatta olayların bir kısmı O’nun üzerinden yürüdü. “Neden böyle davranıyor?”yada “neden böyle bir karakteri var?” diye sorguladıklarımızın cevabını bu kitapta bulduk. Meğer O’nunda garip ve zorlu bir geçmişi varmış. Yıllar boyu peşini bırakmayan. Aklından, kalbinden söküp atamadığı, yada korkup yüzleşemediği. Bu hikayede artık O’da kendini buldu ve rahat bi nefes alabildi.

Acaba öylemi oldu? Bazen gerçekleri bilmemek daha kolaydır çünkü. Kendimizce olumlu yanlar bulur avunuruz. Ama gerçeklerle yüzleşince o minicik umut ışığıda söner. Hangisi iyi peki gerçekten. Kendimizi kandırmakmı? Gerçekleri öğrenmekmi?

Her koşulda zor galiba hayat. O çile her türlü çekilecek. Şart.. Ölümlerden ölüm beğen hesabı.

Bu kitaptaki ölümleride beğenip, sebebini sonucunu öğrendiğimize göre; kalan sağlara selam olsun..

Acaba niye?

Bazen herşey üst üste gelir. Hiç kimseyi değilde gelir bi bizi bulur. “Niye?” deriz, “neden ben?” deriz. Sorgular dururuz. İsyan ederiz yaşananlara. Anlam veremeyiz.

Ama işte o noktada bi durup düşünmek gerekiyo “ben naptım acaba?” diye. Çünkü bazen yaptıklarımızın bedeli yada cezasıdır yaşananlar. Haketmişizdir fazlasıyla.

İşte o zaman isyan etmek yerine pişman olup töbve etmek gerekiyor galiba. Gidilen yanlış yoldan dönmek, bişeylerden vazgeçmek.

Yapabiliyosak ne mutlu bize, yapamıyorsakta helak olana dek çekilecek o çileler orası kesin. Allah sonumuzu hayretsin ne diyim..

Ihlamur isteyen?

Ihlamur Günlükleri’nin ikinciside okunmuş ve bitmiştir. Yine çok güzel sözler içimize içimize işlemiştir.

Zaten bir çoğu Ot dergisini takip edenler tarafından bilinen sözlerden oluşmakta. Ama tabii böyle hepsini birarada okumakta daha farklı ve güzelmiş.

Yinede ben ilk kitabını daha çok sevdim galiba. Yada ilklerin daha sevilesi olma halinden kaynaklıda olabilir bilemedim şimdi.

Bu soğuk günlerde napıyomuşuz ozaman? içimiz ısınsın diye bi ıhlamur alıyomuşuz doya doya okuyomuşuz. Afiyet olsun..

Evlenince geçicekti hani?

Bi kitabı okumak için ne kadar geç kalınmışsa okadar geç kalmışım galiba. Yeni keşfetmek gibide diil bu ama nedense yıllardır bildiğin bi kitabı sebepsizce alıp okumamış ama hep merak etmiş olmak çok garip bi durum. Bu yaşıma kısmetmiş demekki. Belkide küçük bi çocukken okusaymışım bu acıyı kaldıramazmış yüreğim. Kimbilir..

“Yinemi çocuk kitabı okuyosun? ” diyorlar mı? Diyorlar. Alay ediyorlar mı? Ediyorlar. Olsun öyle desinlerdi, buda bi kitap okumanın mutlu gururuydu.

Küçük Prens havasında bi kitap gibiydi aslında. Çocukluğun masumiyet ve saflığını anlatırken, o yaşta bi çocuğun bile farkında olduğu dünya yükünün ve gerçeklerinin biz büyükler tarafından hala bilinemiyor oluşunun acı taraflarını öyle güzel anlatmışki. Ben çok sevdim kısacası..

Bu zor dünyada hepimizin ihtiyacı olan aslında Portuga gibi biri. Yanımızda her daim bizi anlayan, koruyup kollayan, çıkarsızca ve herşeye rağmen sevebilen biri. Öyle birine sahipsek işte ozaman hayat daha bi yaşanılası hale gelir. Ama birde öyle birini bulmuşken yitirmek var. İşte ozaman yaşamak için hiçbir sebep kalmıyor insanın hayatında. Hiçbirşeyin anlamı olmuyor şu dünyada. Bulupta yitirmek hiç sahip olamamaktan daha acı galiba. Varlığını bilmediğin bişeyin yokluğu çokta kanatmaz içimizi. Ama bikez varlığını hissetmişsek, yokluğu yüreğimizde tarifsiz bir yaradır. Portuga’nızın kıymetini bilin.. sahipseniz eğer..

Sahip değilseniz herşey daha zor çünkü. Kalbinizde açılan yaraları saran olmuyor ve o yaralar saran olmayınca kolay kolay geçmiyor.

Ben çocukken nezaman bi yerimi yaralayıp ağlamaya başlasam annem gelir ” Ağlama evlenene kadar geçer” derdi. Gelin olana kadar tüm yaralarım acılarım geçicek umuduyla büyüdüm hep. Nezaman canım yansa sonraki yaşlarımda hep bunu tekrarladım kendime. “Daha fazla üzülme nasılsa buda gelin olana kadar geçicek” diye. Kitapta bu acı geçirici formülü okuyunca içim bi tuhaf oldu. Demekki Zeze’de ben gibi inanmış buna diye kendime bi arkadaş buldum gibi oldu.

Ama işte bazen dönüp bakıyosun yüreğinin içinde açılmış yaralara geçmişmi diye. Hani artık evlendim ya, hepsi geçmeli ya. Geçmiyor ama, geçmemiş. Galiba evlenmekte yetmiyor bazı yaralara. Yada bizi hep kandırmışlar be Zeze bunca yıldır. Halbuki uslu çocuk olup artık ‘kıç’ bile demiyoruz ama… ama işte..

Geçmişe açılan kapılar..

“Atiye” Son zamanların en çok hakkında konuşulan ve eleştirilen dizisi. Herkes bişiler söyledi hakkında. Söylemeyede acımasızca devam etmekte.

Tüm bölümleri bir günde bitirdim ve ardından internetteki tüm yorumlarıda. Çünkü başkalarının bakış açısıylada bakabilmek önemli…

Sonuç: bence değişik ve güzeldi. Hergün ekranlarda gördüğümüz o klasik konulu aşklı meşkli, vurdulu kırdılı dizilerin dışında bi havası vardı. Herkes mantık hatalarını yerden yere vurmuş ama detaylarda çok boğulmadan izleyince gayette iyi bir şey çıkmış ortaya bence.

Esrarengiz hislerinin ve mistik güçlerinin peşinden koşan bi kadın var hemde deli damgası yemek uğruna. Bu kadına inanan tek bir adam var onla birlikte bilinmeze giden. Ve kadını deli bilse olsa sevip vazgeçemeyen başka bir adam. Ben en çok o başka adamı sevip, o adama üzüldüm dizide. Babasının baskısı tüm hayatını ele geçirmiş. Hayatındaki kadının ne yaptığı belli değil, akıl sağlığından şüpheliyiz ama yinede adam vazgeçmiyor onu sevmekten. Babasının çilesine rağmen sevdiği kadın uğruna babasının sonunu kendi elleriyle hazırlıyor. Yani bence en çok ona yazık olmuştu bu öyküde.

Kısacası birçok kişi kötü eleştirsede, yani yorumlardan okuduğum kadarıyla öyleydi ama ben sevdim. Merakla izlenesi ve devamı beklenesi bi diziydi… Müsait bi zamanda izleyiverin derim..