Geçmişe açılan kapılar..

“Atiye” Son zamanların en çok hakkında konuşulan ve eleştirilen dizisi. Herkes bişiler söyledi hakkında. Söylemeyede acımasızca devam etmekte.

Tüm bölümleri bir günde bitirdim ve ardından internetteki tüm yorumlarıda. Çünkü başkalarının bakış açısıylada bakabilmek önemli…

Sonuç: bence değişik ve güzeldi. Hergün ekranlarda gördüğümüz o klasik konulu aşklı meşkli, vurdulu kırdılı dizilerin dışında bi havası vardı. Herkes mantık hatalarını yerden yere vurmuş ama detaylarda çok boğulmadan izleyince gayette iyi bir şey çıkmış ortaya bence.

Esrarengiz hislerinin ve mistik güçlerinin peşinden koşan bi kadın var hemde deli damgası yemek uğruna. Bu kadına inanan tek bir adam var onla birlikte bilinmeze giden. Ve kadını deli bilse olsa sevip vazgeçemeyen başka bir adam. Ben en çok o başka adamı sevip, o adama üzüldüm dizide. Babasının baskısı tüm hayatını ele geçirmiş. Hayatındaki kadının ne yaptığı belli değil, akıl sağlığından şüpheliyiz ama yinede adam vazgeçmiyor onu sevmekten. Babasının çilesine rağmen sevdiği kadın uğruna babasının sonunu kendi elleriyle hazırlıyor. Yani bence en çok ona yazık olmuştu bu öyküde.

Kısacası birçok kişi kötü eleştirsede, yani yorumlardan okuduğum kadarıyla öyleydi ama ben sevdim. Merakla izlenesi ve devamı beklenesi bi diziydi… Müsait bi zamanda izleyiverin derim..

Yıllar geçiyor sen ne dersen de..

Yine bir sona gelmişiz. Yine bir veda. Bu bitiş yepyeni bir başlangıca sebep. Kimine umut kimine hüzün. Kim olduğuna, nerde kimle olduğuna bağlı hep. Herkese başka.. Herşey çok başka..

Bazen bitsin artık istersin. Canına tak dedirticek kadar uzun sürmüştür. Canına tak dememiştir ama canına okumuştur. Bitip gidince herşey geçicek gibi gelir. Umuttur çünkü temiz sayfa sandıklarımız. Umut ihtiyaçtır..

Bazende göz açıp kapama gibi gelir geçirilen süre. Öyle güzeldirki doyamamışsındır. Bitmesin hiç istersin. Hep bu güzel geçen zamanda kalabilmeyi, hep bu güzel geçen zamanın devam edebilmesini istersin. Ama olmıycak duadır.. Tutamayız zamanı..

Neyi nasıl yaşadığımıza bağlıdır herşey, zamanın bize ne kattığıyla alakalıdır. Ama zamanın çokta umrunda diildir bizim ne hissettiğimiz. O geçer gider. “Vay bee” deyip ‘İkibin kaç’ olduğuylada ilgilendiğini sanmıyorum. O sebepten çokta mana yüklemeye gerek yoktur.

Sabah uyanıcaz, bi bakıcaz aynı yataktayız. Bunun mümkünatı için öyle kafanızın çokta güzelleşmemesine dikkat! Aman haa bu nokta önemli 😉 Aynı yatakta kalkabildiysek, o cepteyse gerisi zaten aynıdır. Hayatta değişen bişey olmamış. Tam on ikide sihirli bir değnek dokunmamış demektir yaşamınıza. Günlerden Çarşambadır, hep o bilindik hafta ortası. Aynadakide yine aynı bense şayet; nesi yeni bu yılın? Yada ne faydası var yeniliğin? Kafa aynı kafaysa ozaman kafa kafaya verip gelin bi düşünelim bunu… bu kutlamacalar neyin kafası?

“Çimenin yeşilinde, Gökyüzünün mavisinde saçlarımı hatırla..”

Mavi saçlı kız. Tiyatrocu Mehmet Çerezcioğlu’nun kanserden vefat eden kızı Burçak’ın günlüğü. Yıllar sonra bir kitabı 2.kez okumak ama bambaşka hislerle. Ama acı ve hüzün hep baki.

İlk okuduğumda henüz 12 yaşındaydım. Burçak’ın öldüğü yaştan bile küçük. Ozamanlar kendimden sadece 3-4 yaş büyük birinin okadar hayat doluyken bunca acıyla yok olup gidişini büyük bi hayret içerisinde okumuştum. Yaşadığı hayata özendiğim anlar olmuştu okurken. Çünkü çocuk aklıydı bendekide. O yaşta geç saatlere kadar arkadaşlarla takılmak, yurt dışına çıkabilmek, saçını boyatabilmesi ve daha bi dolu şey. Bende büyüyünce bunları yapabilicekmiyim hayali. Ve sonrası ya onun gibi bende yeterince büyüyemeden ölürsem korkusu…

Şimdi üstünden 20 yıl geçti. Şimdiki aklımla okuyunca o küçük kıza sadece üzülebiliyorum. Yazdıkları hissettikleri okadar saf ve çocukça geliyorki. Ve keşke hiç arkadaşı olmasa, keşke evden dışarı dahi çıkmasa ama yaşayabilseymiş diyorum. Zamanında özendiğim şeyler aslında çocukça bi yaşammış. Son günleri mutlu geçirmesi adına sunulmuş bi özgürlükmüş. Yıllar sonra farklı bi gözle bakmak iyi geldi. Bazı kitapları ikinci kez okumak herzaman yeni bir bakış açısı sunar insana. Değişim ve büyümek bu galiba..

Onca yılda geçse eminimki ailesinin acısı hep ilk günki gibidir. Allah onlara sabır versin. Başkada bişey denmez bu duruma çünkü evlat acısına sözler kifayetsiz..

Tuttu fırlattı kalbimi..

Bazen ne olduğunu anlamazsın bi anda kırılıverir kalbin. Böyle paramparça olur. Bir anda sevdiğinin elinden düşüvermiş gibi. Aniden, sebep ne onu bile anlayamadan kırılır. Etrafa saçılan parçalara bakakalırsın..

Yada çok iyi bildiğin o canını acıtan sebepten ötürüdür bu kırılma. Bilirsin sebebini, bildikçe daha çok acıtır canını. Kırılmış olmak değildir canını yakan, kıranın kırma sebebidir. İşte o daha acı..

“Zaten kapağıda yoktu, bi işe yaramıyodu böyle, iyi oldu kırılıp çöp olduğu” dersin. Haketti diye düşünürsün, eksiktir çünkü o zaten gözünde, tam olarak işe yaramıyordur..

Bazı kalpler hakeder kırılmayı böyle. Hatayı kıranda değil kırılanda aramak. Hangisi daha can yakıcı bilemezsin.

Paramparça olmak dile kolay kalbe değil…

Sakarlık hiç diil bu ama bak sakın onu getirme aklına. Hadi nazar olur kırıldı çıktı denir. Duygusalada bağlanır durum, yazılara konu olur böyle. Ama sakarlık asla! Çok ayıp çok öyle denmez taş olursun.. Hele taş olan kalbinse o çok daha fena..

Ne desem inanırsın?

Hepimizin hayatında kötü hikayeler vardır illaki. Yaşadığımız acılar yada olumsuzluklar bizi hayata yada insanlara karşı güvenini yitirmiş hale getirir. İçimize kapanırız, umudumuzu kaybederiz, cesaretimizi yitirir gelecek adına bi adım atamaz hale geliriz yada aşırı agresif, sorumsuz, boşvermiş ve daha nicelerinden biri oluruz..

Bu saydıklarımdan biri mutlaka bizizdir , yada biz değilizdir aslında ama yaşananlar bizi o hale getirmiştirya hani. İşte orda inanmak ihtiyacımız olan tek şey. Neye yada kime inanmak değil, sadece kendimize inanmak, yüreğimizin sesine inanmak, bazende aklın sesi olur bu. Ama birşeye inanmak şart. İnanmaktan başka çare yok.

Eğer inananırsak başarmak mümkün. Duvarları yıkmak, kendimize ördüğümüz çiti geçip yol almak mümkün. Bende Kristin’in yalancısıyım ama olmuyosa ben karışmam yani. Bazen inanmakta yetmiyor çünkü bazı şeylere malesef. Olmuyosa çokta inancı zorlamamak lazım derim ben. Vardır bi hayrı, hikmeti, sual olmaz herşeye..

Kristin’in kitaplarını çok severim, çünkü hep içtendir, çünkü hep aile ilişkilerini sevgi dolu bir dille ele alır, sonu hep güzel biter. Farklı ve hoş bi tarzı vardır. Öyle bilirdim.

Ama ilk kez bu kitabı okurken sanki yazan Kristin değilmiş gibi geldi. Evet yine aile ilişkisi, yine sevgi vardı içinde hatta belki fazlasıyla ama konu çok basit kalmış, detaylarda ve +18 mevzularda boğulmuş gibiydi. Evet cinsellikte hayatımızın bi parçası ama iki insanın birbirinden hoşlandığını, sevip bağlandığını anlatabilmek için bukadar ayrıntılı bir ilişki detayına girilmesine çokta gerek olduğunu düşünmüyorum. Bu kısımlar olmasada olurmuş, sanki çok olmuş gibi geldi. Ve konu çokta “acaba nolucak şimdi?” diye merak uyandıran tarzda diildi.

Benim için ilk kez hayal kırıklığı oldu bu kitabı. Olmadı be Kristin böyle olmadı..

Ama yinede okunası bi kitap. Çünkü anlatım dili ve içimizdeki duygulara, bizim hayatlarımızın kıyısına köşesine değinmesi benim hoşuma gidiyor.

Kitabın anafikrine gelicek olursak; hani bekarlık sultanlık derdin yetti canımaaaa…👰🙄

Yürü yüreğim gidelim buralardan..

Yani diyorki; bekleyen dervişin muradına erişi falan yalan hep. Yemezler bu lafları. Olucağı varsa zati olur. Olmuyosa boşa bekleyip harcama ömrünü. Olmuyosa vardır bi hayır. Geçicen o işleri, bakıcan başının çaresine diyo..

Ama bunu böyle ben gibi söyleyince alınır, üzülürsünüz diye tatlı tatlı şiirimsi söylüyo. Sanat başka bişi sonuçta. Yoksa bi git allasen ne bekliyon demeyi herkes bilir..

Binbir umutla, hayalle, planla giriş yaptığımız 2019’un son ayınada gelmiş bulunmaktayız. Hep güzel şeyler bekledik yeni yıldan, hep iyi şeyler ümit ettik. Ama hala ortada bişey yoksa dahada beklemeyelim diye demiş burda şair.

11 ayda gelmeyen güzelliği Aralık’tan hiç beklemeyin. Gidin 2020’ye bel bağlayın. Beni bi salın artık demiş. Napalım ozaman beklemeyelim madem.

Oldu ozaman ok. kib. bye.

Orada olanlara selam olsun

Burak Aksak demek; otomatikman “Leyla ile Mecnun” demek çoğumuz için. Tamam hadi sizi bilemem ama benim için öyle yani yalan yok. Çünkü ömrü hayatımda! ( tam otuziki yıla denk gelir matematiksel olarak bence çok ve yeterli bi süreç bu ) izlediğim en harika diziydi Leyla ile Mecnun. Diziyi seviyorsak sahibinide severiz çünkü sayesinde sevmişizdir. O ne yapsa ve ne yazsa hep o tarz olur. Hep sevilir. Bunlar hep önyargı işte, bunlar hep alışkanlıkları sevmek, sevilene alışmak..

Yeni kitabının çıktığını duyunca çok sevindim o sebepten ötürü. Böyle değişik kafalar, enteresan olaylar geliyo, ooo süper, yaşasın, oleey diyerekten bi beklenti başladı. Gittim kitap fuarından bizzat kendi standından aldım üstelik. En acilinden okudum, bitirdim ve gördümki; aaa hiçte öyle hayallerimdeki gibi bi hikaye değilmiş. Üzgün surat ben 😦

Çünkü hikaye değilmiş, hikayelermiş aslında. Kısa kısa, birbirinden farklı bi dolu karakterden insanların öyküsüymüş.

Güzelmiydi? evet güzeldi tabikide. Altı çizilecek ve sağda solda atarlı yada özlü söz niyetiyle kullanılcak bi dolu kısım vardı. Ama yeterli değil gibiydi, bişeyler eksikmiş gibi, tamda bu diilmiş gibiydi. Çözemedim tamda neydi?

Belkide beklentilerle alakalıdır. Belkide kesin ondandır. Belkiler önemli. Belki okuyunca siz tamda bu diyceksiniz. Kimbilir.. Ozaman hadi okuyun. Herkesin belkisi kendine sonuçta…

Gücendirmeselerdi keşke..

Güzel bir kitabın daha sonuna geldik. Başak Buğday’ın yazılarını zaten çok seviyorum, şiir tadındalar ama romanıda bi okadar başarılıymış onuda görmüş oldum.

Bazı kitaplar hiç bitmese sonsuza dek sürse, öyle tatlı tatlı anlatsa hep istiyosunuz yani ben istiyorum ama olmuyo işte. Tadını damakta bırakıp bitiveriyor. Bu kitaptada tamda bu oldu.

Beni aldı taa çocukluğuma götürdü. Bende böyle yapardım, bende tam böyle düşünürdüm o yaşlarda dedirtti. O saf, masum, mutlu zamanları özleriz ya fena özletti.

Kafada türlü tilkilerle yaşadığımız ama niyetimizin aslında hep iyi olduğu zamanlar. Herşeyi hayra yorup kötülüklerden uzak tutulduğumuz. Ama ne yazıkki gün geliyor gerçeklerle yüzleşicek o malum zaman geliyor. Orda o noktada gerçeklerin karşısında bi anda büyüyüveriyoruz. Hayat çokta izin vermiyor çocukluğumuzu doya doya yaşamaya. Herkese başka başka yüzüyle, başka bi elin tokadıyla vurup öğretiyor.

Büyümek okadarda heves edilecek bişey diil, hele ansızın büyümek zorunda olmak hiç mi hiç iyi bişey diil.

Hayat Zalım needelim..

Olmasaydı sonumuz böyle!

Değişik bi kitaptı tam anlayamadım desem yeridir. Roman gibi değildi, böyle kısa kısa sahnelerle sit-com tarzı anlatılar gibiydi. Karakterlerin tepkileri, birbirlerine verdikleri cevaplar eğlenceliydi.

Küsürat yayınları’na ait bir kitaptı ve sırf o sebeple ilgimi çekmişti. Ama tavsiye edermiyim? Hımmm.. Çok boş zamanınız varsa, napıcağınızı bilemez haldeyseniz vakit doldurmalık, zaman öldürmelik diyebilirim. He bide kitap şans eseri elinize geçmişse yani öyle para verip almalık diil.

O İnstagramdaki kitaptan alıntı cümlelere aldanıp geneli süper bi kitapmış gibi gelmesin. Bana gelen sana gelmesin Belalım. Ahey aheyyyy…

Not: Şuan hala devam etmekte olan kitap fuarı var Tüyap’ta. Bilenler bilmeyenlere hatırlatsın. Toplaşılıp gidilsin. Ben Pazar günü gitmiş bulunmaktayım. Bu kitabıda ordan almıştım zaten.

Üzgün not 😦 Kitapta basım hataları çıktı. Daha doğrusu basılmama hatası çıktı. Sonlara doğru toplamda 14 olmak üzere boş sayfa bulunmakta. Bence büyük ayıp okuyucuya karşı kontrol edilmeden fuarda sunmak.

Orjinal kitap alıyoruz kalkıp yazara saygıdan ötürü. Yetmiyor internet siparişi yerine fuardan canlı canlı alıyoruz. Ama gel görki korsan kitaptan beter çıkıyo. Köprü altı satıcılardanmı alaydık, kitap basmayıda biz öğreticek diiliz yani. Yazık.

Küsürat yayınlarına mail attım en tatlı dilim ilen. Ama bakalım cevap verilecekmi merakla bekliyoruz. Hayırlısı be gülüm.

Bunun gerçekten böyle olmaması lazımdı. Adının hakkını veren bi çalışma olmuş. Tebriksss..