Liebster Blogger Ödülü

Günlerden bir gün bildirim kutumda değişik bir şey gördüm. Liebster Blogger Ödülü falan yazıyordu. Bunu ilk kez duymuş olan biri olarak “ne olaki bu acep?” diye bir bilene danışmak zorunda kaldım. Çünkü blogger cahilliği tamda bunu gerektirirdi. Kırk yılın başı iki satır yazdık diye blogger olmadık heralde. BloggerCIK diyelim biz ona. Bir bilende yüce GOOGLE olurki, önüme bir sürü Liebster Ödül konuşmaları, soruları seriverdi anında. Ve ben bilgilenmek amacı ile milattan önceki yazıları ve kişileri bile okudum. Öğrenmemek ayıp değildi ve zaten okumayı sever idim. Sonuç; güzel bir şey imiş bu Liebster, öğrenmiş oldum ve beni buna aday gösterdikleri için hafiften kendimle gurur falan duydum. Ama bunu kendi kendime yaptım. Çünkü ortada şımarılacak bir başarı yoktu henüz.

Beni aday gösteren asli68.wordpress.com

Yazılarını sürekli takip ettiğim ve gerçekten çok sevdiğim bir sayfa olur kendileri. Beni adaylarından biri olarak seçtiği için kendisine çok teşekkür ederim. Bu teşekkür için çok geç kaldım hatta onun için ayrıca özür diliyorum kendisinden huzurlarınızda ama ancak fırsat bulabildim bu konuda oturup birşeyler yazabilmek için..

Sayfamda genelde okumuş olduğum kitap yorumları oluyor. Kendimce, bana hissettirdiklerince, tamamen beni içeren yorumlarım oluyor. Yani öyle klasik şu kitap şöyle böyle diyerekten övüp yada karalayıp geçmek gibi değil. Kitap dışında arada bir çevremdeki olaylara bakış açım yada kendi hissi durumlarımı içeren bir sayfa. Böyle tanımlamaya kalkıncada acaba ne yazıyodumki ben oldum bi an ama ortaya karışık diyelim kısacası..

Beni bırakıp hemen Liebster mevzusuna geri dönelim.Öncelikle kendine has kuralları varmış bu ödülün onlardan bahsedelim. Ödül bu yani kuralsız olacak hali yoktu dimi? Lütfen bi dikkat edelim buralara.

The Liebster Blogger Ödülü Adaylığı için Kurallar:

1-Sizi aday gösteren kişiye teşekkür edin ve başkalarının bulabilmesi için bloglarına bir bağlantı sağlayın.

2-Sizi aday gösteren blog yazarı tarafından sorulan soruları yanıtlayın.

3-Diğer blog yazarlarını aday gösterin ve onlara 11 yeni soru sorun.

4-Blog gönderilerinden birine yorum yaparak adayları bu konuda bilgilendirin.

5-Kuralları listeleyin ve yayınınızda ve / veya blog sitenizde bir Liebster Blogger Ödülü logosu gösterin.

Kuralları hepbirlikte öğrendiğimize göre şimdi cevaplamam gereken sorulara geliyorum. Hadi bakalım başlıyoruz.

asli68.wordpress.com bana neler sormuş ve ben ne cevaplar vermişim acaba?

azsonraaaa….

Ne oldu da bir blog açmalıyım dedin?

Blog sayfalarını okumayı oldum olası çok sevmişimdir. Böyle hiç tanımadığım insanların olaylara bakış açılarını, duygularını, tavsiyelerini, dertlerini vs. okumak ve kendime farklı duygu ve görüş açısından tüm bunları zihnimin bi yerinde depolamayı çok severim. Çünkü insana at gözlükleri ile değilde başkalarının gözüylede hayata bakabilmeyi sağlıyor. Empati falan diyorlar ya adına işte ben onu çok seviyorum. Canım empatim..

Kitap yorumlarına genelde ben kendim o kitabı okuyup bitirdikten sonra bakmayı tercih ederim. Öncesinde yorumlardan etkilenip ön yargılı okumaktansa, ben bitirdikten sonra yorumlara bakıp benimle aynı düşüncede olanlar varmı diye kontrol etmek daha eğlenceli. Yada benim hiç farkına varmadığım noktaları farkettirmeleri ve yeni bir bakış açısıyla kitaba dönüp bakabilmek değişik oluyor. Bir gün dedimki kendi kendime neden bende okuduğum kitaplar hakkında yorum yapmıyım ki? Çokta zor olmasa gerek deyip böyle birşeye kalkıştım ve bence güzelde oldu..

Yazmak ve yayınlamak senin için ne ifade ediyor?

İlk zamanlar hafiften bi utanırdım. Çokmu saçma şeyler yazdım acaba, okuyan ne düşünmüştür? Kurduğum cümle yanlış anlaşılmışmıdır? Hatta cümlem anlaşılmışmıdır? Kafamda deli sorular.. Ama zamanla bu durumu aşıp yazdıklarımı okuyan olsun olmasın kendime kalıcı bir şeyler bırakabilmek adına yazdığımı farkettim. Ve birşeyler yazıp paylaşabiliyor olmak beni mutlu etmeye başladı. Çok sık yazamıyorum tabi keşke zaman ayırabilsem..

Mutlaka okumalısın dediğin kitap(lar) hangisi olurdu?

Beğendiğim kitapları zaten ‘okumanızı tavsiye ediyorum’ diyerek özellikle belirtiyorum yazılarımda. Debbie Macomber ve Kristin Hannah özellikle takip ettiğim yazarlar mesela. Ama mutlaka okuyun demek için şuan aklıma ilk gelen kitap Michael Ende- Bitmeyecek Öykü kitabı olabilir

Bu Blogger ödülü sana ne kazandırır ?

Yazma konusunda kesinlikle bir motivasyon kaynağı olabilir. Takipçi sayım artabilir ve yeni kişilere ulaşabilirim. Sayfalar arası tanıtım, bağ kurma, iletişim, motive açısından güzel bir etkinlik.

İzlemeden ölme dediğin film(ler)?

Yukarı Bak filmi. Şuan ilk aklıma gelen o oldu. Animasyon filmleri severim.

Hayal kırıklıklarında hayata nasıl tutundun?

Kırıldığı an bu defa tutunacak bir yer kalmadı gibi geliyor her defasında ama biraz zaman geçince bir kapı aralanıyor, bir ışık yanıyor mutlaka. Kırılan yer onarılmıyor hep can yakmaya devam ediyor ama dahada güçleniyor insan sanki yaralarına inat. Başkasıda aynı yerden kıramasın diye ya yaralar gizleniyor yada “bak buramda yara var zaten ben alışığım, bana bunlarla gelmeye kalkma boşa” diye zırhını kuşanıyor insan. Değişik haller, değişik koruma kalkanı. Ama hepsi kırıklarla mücadele için.. Arada kırıkları aldırıp kurtulmak şart tabi buarada..

Blog kişisel bir alan mı popüler kültürün bir yanılgısı mı?

Benim için kişisel bir alan olmakla başladı. İlk yazılarım hatta “sevgili günlük” tarzı şeylerdi. “Biriyle” paylaşamadığım duygu ve düşünceleri “birileriyle” paylaşmak değişik bir duygu. Ama sonra paylaşımlara beğeni, takip, yorum gibi dönüşler alınca bir bütünün parçası gibi hissetmeye başladım. Takip etmek, takip edilmek bu bütünü oluşturan en temel şey ve hoşuma gidiyor sanırım..

Şu sebepten daha çok yazmalıyım dediğin oluyor mu?

Evet oluyor hemde hergün. Ama zaman ayırabiliyormuyum? Hayır. Sadece kitap okuyup bitirdikçe değilde daha çok günlük yaşama dair konulara değinmek, detaylarda boğulmak, güncel mevzulara karşı tutumumu paylaşabilmeyi çok istiyorum. Daha çok blog keşfedip takip edebilmeyi istiyorum hatta. Ve yazdıklarım birilerine ulaşsın ve daha çok takip edilebileyim..Ama ancak bukadar yapabiliyorum şimdilik. 

İnsan şunu yapmadan ölmemeli dediğin oldu mu?

Çok uç şeyler gelmiyor aklıma şuan yada bu mutlaka olmalı insanın hayatında diyebileceğim bir şey yok. Herkesin yaşamdan zevk alma şekli başka sonuçta, yada yaşamdaki öncelikleri, mutlulukları.. Ama bir evcil hayvanı olmalı mutlaka diye düşünüyorum. Hiç evcil hayvanı olmamış, o duyguyu tatmamış bir insanla aynı dili konuşamayız gibi geliyor. İnsanı kesinlikle başkalaştıran bir sorumluluk ve paylaşım çünkü..

Başkalarını okumanın faydası nedir senin için?

Olaylar karşısında farklı bakış açıları edinmemi sağlıyor öncelikle. İnsanlara yada durumlara karşı önyargılı yaklaşmamı engelliyor. Farklı açılardan bakabilmeyi seviyorum. Sadece benim gibi düşünen insanlarla sabit bir görüşe takılı kalmaktansa karşıt görüşlerin sebeplerini öğrenmek beni mutlu ediyor. Hatta duygu ve düşüncelerimde yanılıyor olduğumu keşfetmek duygusu bile kişisel gelişim açısından çok faydalı bence. 

Seni en iyi tanımlayan bir cümle?

“Çok mu dertsiz duruyorum uzaktan bakınca
Çok mu kalender sandınız dert anlatmayınca” demiş Candan Erçetin. Çoğu zaman insanlara cevap olarak bağıra bağıra söylemek istediğim şarkı yada cümle bu galiba.. Anlayana tabi..

Benim cevaplarım bittiğine göre şimdi adaylara sorulacak sorulara geldi sıra. Yeni sorular bulamadığım için bana sorulanların aynılarını cevaplamanızı rica ediyorum.

1- Ne oldu da bir blog açmalıyım dedin?

2- Yazmak ve yayınlamak senin için ne ifade ediyor?

3- Mutlaka okumalısın dediğin kitap(lar) hangisi olurdu?

4- Bu Blogger ödülü sana ne kazandırır ?

5- İzlemeden ölme dediğin film(ler)?

6- Hayal kırıklıklarında hayata nasıl tutundun?

7-Blog kişisel bir alan mı popüler kültürün bir yanılgısı mı?

8- Şu sebepten daha çok yazmalıyım dediğin oluyor mu?

9- İnsan şunı yapmadan ölmemeli dediğin oldu mu?

10- Başkalarını okumanın faydası nedir senin için?

11- Seni en iyi tanımlayan bir cümle?

Adaylarıma şans ve başarı diliyorum.

 Sevgilerimle

hep5yasinda.com

thelliablog.wordpress.com

sapholipes.home.blog

fatmazbyndr.home.blog

duslerimekal.wordpress.com

Aklımın iplerini saldım..

Bir kitabın daha sonuna geldim. Çok uzun süre önce başladığım ama nedense çok fazla sarmadığı için ağırdan alıp okuduğum bir kitap oldu.

İsmine ve bazı yorumlara bakaraktan alırken böyle daha deli dolu eğlenceli bir kitap gibi gelmişti. Ama daha çok kişinin kendiyle iç hesaplaşması, doğruyu bulma adına kendi kendisiyle çelişen duygularını dile dökmesi tarzında ilerleyen bir kitaptı. Bol bol toplumsal, ve ruhsal yönlere dair mesajlar içeriyordu.

Kötü diyemem tabiki ama çokta sevemedim. Galiba bu tarz kişisel gelişim kitaplarından hoşlanamıyorım. Birilerinin hayatın tüm zorluklarını aşmış, tüm tecrübeleri edinmişte bize nasihat veriyor halleri bana çok ilgi çekici gelmiyor. Sonuçta herkesin yaşantısı birbirinden çok farklı. Yaşamadan bilinmiyor gerçeği çok doğru. Aynı olayı yaşayabiliriz ama ikimizdede aynı etkiye yol açmaz, aynı şekilde yaralamaz. O yüzden bu işler öyle olmuyo be gülüm..

Ama sevdiğiniz bir tarzsa tabikide tavsiye ederim. Buda zevk meselesi sonuçta. Kitap kötü olduğundan ötürü değil bu yazdıklarım yanlış anlaşılma olmasın lütfen. Saygılar..

Canım bağırsağım

Genelde roman okumaktan hoşlanan biriyim ama bu kesinlikle herkese tavsiye edebileceğim çok faydalı bir kitaptı. İyiki okumuşum diyorum.

Günlük hayatta sürekli yaşadığımız kendi vücudumuzla bütünleşmiş ama farkında bile olmadığımız bir çok bilgi edinmiş oldum. Sindirim sistemimizin tüm organlarımızla ilişkisi, çalışma biçiminin yaşantımıza etkisi hakkında birçok yeni şey öğrendim. Yada aslında bildiğim, fakat bildiğimin bilincinde olmadığım bir dolu şey artık bilinçli bir şekilde hafızamda. Tuvalet ihtiyacının önemini ve her defasında ‘çıkan sonucun’ bize içerde neler olduğu hakkında mesajlar iletiyor oluşunu çok iyi öğrendim bu kitap sayesinde.

Anlatım tarzı okadar eğlenceliki hiç sıkılmadan bilimsel, fiziksel, tıbbi bir kitap okuyormuş hissine kapılmadan büyük bir merakla okuttu kendini. Her satırı önemsiz olduğunu sandığımız ama aslında çok önemli olan bilgilerle doluydu. Bedenin ve iç organların çalışma stilini öğrenmek ve daha sağlıklı bir yaşantı adına kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitap.

Kitabı okurken organların çalışma şekli, o gözle görülmeyen ama büyük görevleri olan bakteriler falan okadar sevimli anlatılmışki bir süre sonra hepsini çok sevmeye başlıyorsunuz. Sanki içerde çalışan minik işçilermiş gibi gelmeye başlıyor hepsi. Sevimli, tatlı bir kitap. En acilinden okunası..

Bu kadar kolay sanma, Delikanlım

Zeze, Zeca, Gum, Şüş, Momptit.. İsmine kim ne derse desin O’da sonunda herkes gibi büyümüştür neticede.

Büyümek zorunda kalmıştır demek daha doğru belkide. İçimizdeki çocuğu nekadar korumaya, yok etmemeye çalışırsak çalışalım kaçınılmaz son olgun bi insana dönüşmek oluyor. Hayat bazen bi noktada daha fazla izin vermiyor ve sıradan, mutsuz, ruhsuz birine dönüşüveriyoruz.

Sevdiklerimiz yeterki mutlu olsun, bizden memnun olsun diye memnun olmadığımız hayatlar yaşıyoruz. Yada çok sevdiğimiz şeyleri diğer sevdiklerimiz uğruna feda ediyoruz.

Böylemi olmak zorunda peki? Tabiki değil ama içinde yaşadığımız dünya düzeninde kimin kime gücü yeterse hesabı maalesef karşımızdaki insanın duygu ve düşüncelerine saygı göstermek diye birşey yok. Herkes kendi doğrusunu en doğru kabul edip kime gücü yetiyorsada bu doğruyu onada kabul ettirme derdinde.

Büyümek sanıldığı ve özenildiği kadar güzel bişey değil galiba. Çok büyümüş biri olaraktan gereken heryere imzamı atabilirim bu konuda.

Kitaba dönücek olursak; diğerleri kadar uzun değildi. Gençlik ve olgunluk çağları çok kısa kesilmiş yada “artık o çocuk ruhlu Zeze kalmadı, anlatıcak bişeyde kalmadı bu saatten sonra” demeye getirmiş gibiydi. Herşey çocuklukta güzel, sonrası sıradan bi hayat öyküsü hepimizde. Gidişat farklı olsada durum bu ne yazıkki.

Zeze’ye veda etmeyi hiç istemedim. Keşke seri devam etseymiş dedim ama buraya kadarmış.

Hoşçakal Gum. Hoşçakal Şüş. Hoşçakal Zeze..

Caniko’nada selamlar..

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan..

Bir Debbie Macomber kitabının daha sonuna geldim. Cedar Cove serisi bir hikayeydi. Ve diğerleri gibi yine çok güzeldi.

Devamı olan hikayeleri daha bi fazla seviyorum. Kahramanlar bir süre sonra tanıdık biriymiş, hayatımın içinden bildiğim insanlarmış gibi oluyor. Ve başlarından geçenler, hissettikleri, düşündükleri gerçekten merak uyandırıyor. “Acaba sonra ne oldu yada ne olacak?” düşüncesi ile hep devamını bekliyor insan. Kitap bitiyor ve kafamdaki tahminlerle bir sonraki kitaba başladığımda okuduklarım uyuştuğunda çok mutlu oluyorum. Yada bambaşka bi yola gitmişse hikaye şaşırmak daha tatlı oluyor.

Yani en azından ben seviyorum bu hisleri. Genel olarak bakıcak olursak ama çokta birşey beklenmemesi gereken bir kitap.

Eğer okurken kafa yormıyım, kafam karışmasın, huzur içinde okuyup kafa dağıtıyım sadece kafasındaysanız tam kafanıza göre bir kitap. Bu neyin kafasıki acep?

Debbie yine herzaman olduğu gibi her yaştan insana ait hayatlara değinmiş, yani okurken hangi yaşta olursanız olun içlerinden bir tanesinde mutlaka kendinizi bulabilirsiniz. Yada çevrenizden biriymiş gibi gelebilir. Buda kitabı güzelleştiren bir detay bana göre.

Peki ne anlatıyordu bu kitap? Ne yaşarsak yaşayalım sonunda su akıyor ve yolunu buluyor. Herşey olması gerektiği haline dönüşüyor. Biz istesekte istemesekte herşey olucağına varıyor. Hayırlısı be gülüm tarzı bir anafikri vardı.

Bu limanda herkesler artık çok mutlu, darısı karşı limandakilerin başına..

Güneşimiz hep doğmalı..

Zeze’nin çocukluk maceralarını okumuştuk. Şeker Portakalı gibi tatlı bi öykünün tabikide devamı olmalıydı. Zeze büyümeye devam ederken, yeni dostlar edinirken, yeni haylazlıklar peşinde koşarkende onu okumalıydık. Bizde O’nunla birlikte yaşamalıydık o anları. Güneşi birlikte uyandırmalıydık..

Kaybettiklerinin yerini başkaları alır bazen. Zeze’nin hayatındada bu böyle olmuş. Yeni dert ortağı bir cururu kurbağası olmuş. Girip yüreğine yerleşmiş. Bazen öyle ansızın biri girer yüreğine yerleşiverirya öyle olmuş. Her ihtiyacı olduğunda onu orda bulmuş. Kimseyle paylaşamadıklarını onunla paylaşmış taaki ona ihtiyacı kalmayana kadar..

Ve birde baba figürü bulmuş kendine. Gerçek hayatta sahip olmak istediği türden bi baba yaratmış kendine. Düşlerindeki baba onu hep sevmiş şevkatle bağrına basmış. Bir gün gerçekte sahip olduğu babasının kıymetini anlayana kadar hayallerindeki babanın oğlu olmuş. Büyürken öyle olmazmı bazen. Sahip olduklarımız değilde hep başka şeyler daha değerli görünür gözümüze. Ama ancak büyüdüğümüzde hangisinin daha değerli olduğunun farkına varırız. Büyümek bunu gerektirir çünkü. Çocuklukta farkında olmamayı.. değişik süreçler.. değişik duygular..

Zeze’nin büyürken bu dostlarından öğrendiği en güzel şey hiçbir zaman karamsarlığa kapılmamak. En kötü anlarda bile yeni bir gün doğacağına ve herşeyin güzel olucağına olan inancımızı yitirmemeliyiz. İçimizde batmakta olan o güneşi herzaman uyandırmanın bir yolunu bulmalı ve bu inancı diri tutmalıyız. Diğer türlü yaşanmaz çünkü… Güneş hep doğsun.. mutlu günlerimiz olsun..

Bu teyzelerden korkulur

Eyvahlar Olsun…

Çokta güzel  bir kitapmış. İçimizden herkese burda yer varmış. Ben, Sen, O.. Hepimize dair duygulara değinmiş. Çünkü Ceylan Taş bunu zaten herzaman çok güzel yapıyormuş. Bu yüzdende seviliyormuş..

Kendisinden daha önceki yazılarımdada bahsetmiştim. İnstagram’da “birceylan” olarak yıllar önce keşfettiğim, blog yazılarını okuyup sevdiğim bir insandı. Sonra bi gün ilk kitabı “İyiyim oturuyorum” çıktı. Kendi hayat hikayesiydi ilk kitabı. Ve şimdi ikinci kitabı “Eyvahlar olsun” çıktı. Oda hepimizin hayat hikayesi olmuş…

Okurken herkes kendinden bir parça bulabilir, yada çevresinde, ailesinde bu karakterler mutlaka mevcut. Heleki o “teyzelerden bir teyze” okadar çokki etrafımızda. Bir çok duygu ve davranışı sırf o teyzeler o lafları etmesin diye saklı yaşamak durumundayız. çünkü teyzeler acımasız, çünkü teyzelerde kendince çok haklı. 

Kitapta birbirinden tamamen farklı bir çok karakter var. Hepsinin kendine ait hikayesi. Ve okurken okadar tanıdıkki hepsi, birbirinden çok uzak ama bir okadar yakın. 

Ceylan’ın anlatım dilini ve bakış açısını çok seviyorum. Kafa dağıtmalık, çerez yada tatlı niyetine bir kitap. Hadi okuyun bence sizde seviceksiniz..

Olmamış be Pericik

Havva’nın Üç Kızı…

Bazı kitaplar hayal kırıklığına sebep olabiliyor buda onlardan biriydi. Kapak resmine ve konu tanıtımına bakınca insan çok farklı bir hikaye bekliyor. Yani en azından ben öyle olmasını beklemiştim. 3 farklı görüşlü arkadaşın bir araya gelip herşeye rağmen, tüm farklılıklara rağmen, tüm çatışmalara rağmen yinede can ciğer olup ortak bi noktada buluştuğu bir dostluk öyküsüdür sanmıştım. Ama yanılmışım..

Hikayede Peri,Şirin ve Mona adında 3 kızımız var. Ama nedense Peri’nin hayatının detaylarıyla dolu bir kitap olmuş. Hadi Şirin yan karakter gibi arada var olayların içindede, Mona hepten sanki evdeki süs eşyası gibi kalmış. Arkadaşlıkları adına hiç birşey göremedim doğru dürüst. Belkide bendeki beklenti farklı olduğu içindir, bilmiyorum. Hani insan böyle her birinin hayatının detayını görmek, olaylar yaşanırken her birinin ağzından kendi bakış açısını, duygularını dinlemek istiyor o an. Çünkü kitabı alıp okumadan önce öyle olucakmış izlenimi verilmiş. Ama yok ne yazıkki..

Öykünün en başından beri “skandal! skandal!” diye abartılan ve merak uyandıran mevzu kitabın sonuna gelindiğinde “bumuymuş skandal yani” dedirtecek cinsten birşey çıkıyor. İnsan daha olumsuz, kötü, yanlış, felaket bi durum bekliyor onca abartılmadan sonra ama yok.

Peri ile ilgili olaylardada birçok şey belirsiz ve ucu açık şekilde kalmış. En gereksiz şeylerde bile uzun uzadıya detaylara değinilirken asıl hayatıyla ilgili bağlantı kurulması gereken noktaların nasıl olduğu, nasıl geliştiği, nasıl o noktaya gelindiğine dair bir detay yok. Buda benim için olumsuz bir taraf hikaye adına.

Ve kitabın sonu sanki “nasıl bitirsem, bağlasam, toparlasam bilemedim hadi burda keselim boşver” şeklinde saçma sapan bir şekilde bitmiş. Okadar sayfayı okuduktan sonra bir anda “e noldu şimdi bittimi yani böyle?” diye kalakalıyor insan.

Bunca olumsuzluğun yanı sıra anlatım dili hoşuma gitti aslında, hiç sıkılmadım okurken. Ve Peri karakterinde birçok noktada kendimden birşeyler buldum. Düşünceleri, yaşadığı duygu karmaşaları, ikilemleri, korkuları, aile içi sorunları falan hep içimizden biri yada kendimizmiş gibiydi. Bir çok konuda “aynı ben” dediğim yerler oldu. O açıdan güzeldi yani sevdim..

Ama genel olarak tavsiye edebileceğim bir kitap olmadı ne yazıkki. Yapcak bişi yok, önümüzdeki kitaplara bakıcaz…

 

Mevlana çağırmışsa demekki

 

Bazen herşey zorlaşır, bazen olur yani öyle şeyler. Ne olduğunu anlamadan, neden bizim başımıza geldi onca insan arasından diye kendimize konduramadan büyük büyük acıların yükünü taşırız. Kaldıramayız, dayanamayız, yaşayamayız sanırız. Ama illaki bi yolu vardır yaşama tutunmanın. Bazen biri, bazen bi olay sebep olur, ışık olur insana. Yeni bi sayfa açmak diil belki ama kaldığımız yerden yazmaya devam edebilmenin yolunu öğreniriz. Buna vesile olan birisi varsa işte o en kıymetlimizdir o vakit.

Mevlana çağırınca kitabıda böyle bi kitaptı işte benim tarafımdan anlaşıldığı üzere. Bildiğimiz Mevlana sözlerini “hayat devam etmeli herşeye rağmen” mesajı veren bir hikayenin içinde tekrardan okuduk.

Güzeldi evet ama Serdar Özkan’ın daha önceki kitaplarını daha çok sevmiştim açıkçası, bu onlar gibi değildi pek. Yinede okunabilirliği mümkün bir hikaye. Ozaman okuyun ne diyim daha..

Uyusunda büyüsün

Yıllarca birlikte uyuyup uyandığın, sarılıp ağladığın, kimseye anlatamadığın derdini tasanı onlarla paylaştığın yada sevinçten havalara uçmak istediğin günlerde tutup kolundan onları havaya uçurduğun birileri vardır elbet hayatınızda. Yoksada olmalı. Olunca daha kolay bişeyler çünkü.

Ama gün geliyo işte büyümek zorunda kalıyosun insanların gözünde. Çünkü bazı arkadaşlar hala hayatınızda göz önünde olunca büyümüş görmüyolar sizi . Çünkü büyümekte tamamen görsel şov bazen. Önemli olan aslında içimizdeki çocuk büyüdümü gerçekten, buna bakan yok tabikide. Hayatımızdan bu arkadaşları çıkarmamız yetiyo gibi.

Ama öyle kolayda çıkarılmıyo işte. Göz önünde olmaması yeterli sorunsuz hayat için.

Üstte büyümüş halimiz altta çocukluğumuz uyuyor. Orda olduklarını bilmekte yetiyor. Kimse görmesede orda olmaları güç veriyor insana..

Bazayı ve çocuksu duyguları havalandırdıysak ozaman nevresimleri değiştirip ev işlerine kaldığımız yerden devam edebiliriz demektir. Çokta şey yapmayın yani..