Çokmu şiriniz ne?!

Elimin tersiyle itip demiyimde yanlışlıkla yıkıverdiğim kahramanlarım bi anda kendi aralarında bu sahneyi oluşturuverdiler. Onca kötünün arasında yıkılmayıp aşkla bakakaldılar birbirlerine. Onları öyle görünce bi umut doldum, mutlu oldum niyeyse. Buda böyle şirin bi detay olsun sizlere. Tüm Gargamellere inat sevin diye..

Okunası BirCeylan geliyor sanki

Tamda azönce çifte kavrulmuş tadından yenmez bi haber almış bulunmaktayım ve çok sevindirik oldum. Neredeyse bir yıldır takip ettiğim bi blog sayfası yazarı tatlımı tatlı bi kadın var. Ayrıca instagram ve çok taze olaraktan Twitter kullanıcısıda olur kendileri. İsmi Ceylan Taş. Ankara’da yaşıyor. 2 sevimli çocuk annesi olup çok başarılı bir ev hanımı. Muhteşem bir anlatım dili, gözlem yeteneği ve espiri kabiliyetine sahip. En incesinden ve en sevdiğimden hemde. Kendisini sadece sanal dünyadan tanımama rağmen okadar seviyorum ve kendime yakın buluyorumki anlatılmaz bişey bu bence. Uzun süredir bi kitap yazmaya uğraşıyordu ve sonunda bitirdi. Bugün İstanbul’a kitap basımı içim anlaşma yapmaya gelmişti. Veee anlaşma yaptığı kişide   Burak Aksak çıktı. İkisinin resmini bi arada görünce bi anda hem şok oldum hem çok aşırısından mutlu. Gerçekten hakettiği kişi buydu bencede. Ceylan’daki zekayı ve anlatımı gerçek anlamda anlayıp taçlandırıcak insan Burak Aksak’tan başkası olamazdı. İmzalar atılmış bahsettiğine göre. Ve umarım en kısa sürede kitabı basılır ve okuyabilirim. Şuan gerçekten sabırsızlanıyorum. Çok başarılı bi yazar olması dileğiyle diyoruz ozaman kendisine. Bi gün çok meşhur olduğunda “ben O’nun daha tanınmadığı zamanları bilirdim” diyebiliceğim günler olsun inşallah 😀 

Takip etmek isteyenler için: birceylan.com

Yoğun iş hayatımdan kesitler

Çünkü bazen muhasebeci olmak bunları gerektiriyorsa demekki 😀 İş hayatında “ufak” hesaplar peşinde koşmayı azıcık yanlış anlamış olabilirim ama bence gayet keyifli böylesi.  Küçük arkadaşım bugünde benimleydi ve birlikte büyük işler başardık. O çok güçlü bi şövalye oldu ve birlikte düşmanlarla savaştık. O kılıcıyla bende su tabancamla büyük enerji harcadık ama tabiki zafer bizim oldu. Bu tabi bizi çok yordu ve aşırı acıktık. Kafesteki masum kuşları vurarak avladık ve pişirdik. Ve görmüş olduğunuz o tazecik meyvelerle sos hazırlayarak taçlandırdık o güzelim ziyafet soframızı. Oscarlık bi çizgi film eşliğinde afiyetle yedik. Buraya kadar  herşey çok güzeldi aslında. Gayet mutlu mesuttuk bence ama. Küçük arkadaşım beni çizgi filmdeki şişko ayıya benzetip “göbeği aynı seninki gibi kocaman” diyene kadar. İşte orda masalımız sona erdi. Kendisiyle küstüm ve bu şartlar altında daha fazla oynayamayacağıma karar verip işime geri döndüm. Aldım hesap makinamı elime o küçücük dünyasına bile fazla gelen kilolarımı hesaplamaya başladım. Bence iki kere iki öyle her zaman dört etmemeli ama yaaa 😥

Bir düğün sonrası klasiği 🤦‍♀️

Saatlerce saçın başın çekiştirilerek, kalıp kalıp boyalar sürülerek ve bide üstüne bi ton para bayılarak hazırlanılan düğün sonrası eve gelince yaşanan kabusta bu işte. Kafandan çıkan milyon tane firketenin canını yakması ve tutam tutam yolunan saçlarla “gitmez olaydım o düğüne” dedirten o anlar. “Kadınlık her açıdanmı zor olmak zorunda” deyip lanet etmelerle sonlanan bir gece. Güzellik uğruna çekilen bu çilede kutsalmıdırki acep? O krepeyi saçımıza yapan kuaförü gecenin bi yarısı saygıyla anıyoruz ve bir düğünün daha sonuna geliyoruz. Ama akıllanıyormuyuz? Aslaaa! Bi sonraki saç modelini araştırmaya başladık bile. Akılsız başın cezasını saçlar çekiyo galiba bilemedim 🤔

Kelebek etkisi 

İnsanın bi davetiyede kendi adını görmesi ve o davetiyenin sahibi olması çok garip bi duyguymuş. Gerçek değil gibi geliyo burdan bakınca. Resmi olarak yazılı basında açıklanmış hali olsada bu evleneceğimin yinede sanki benle alakası yokmuş gibi. İnsan ne hissetsin bilemiyo. Ama okadarda pembe bulutların üstünde uçmalık bi durum söz konusu değil. Uçmak fiili “yuvadan” olunca insan daha çok hüzün dolu oluyo. Geriye doğru sayarken günleri,  düğümlerde boğazında birikiyo öylece…Özel olarak seçmedim gerçi biraz denk gelmiş olsada davetiyemdeki kelebek beni en mutlu eden şey oldu aslında. Kelebekleri çok seven ve onların uğuruna saflığına inanan biri olaraktan, bu özel güne bi kelebeğin davetiyle yakınlarımı çağırıyor olmak çok hoş bi detay oldu bence. Yani sadece bence. Çünkü kimse bilmiyo sonuçta kelebeğin bendeki yerini, etkisini. Ama olsundu, gelin kızımız mutlu olsundu yeterdi zaten..

Duvarların dili olsa..

“Bomboş, kalbimin odaları bomboş” diye boşuna dememiş şair. Nice umutlarla alınmış o bir yığın eşya gidince şimdi oda bomboş kaldı bi anda gözümde. Duvarlara bakıp bilinmez hayatımın, gelecek günlerimin hayalini kuruyorum. Nasıl olucak acaba diye. Dün gidip müstakbel evimin eşyalarını yerleştirdim. Ama evim gibi diil işte çok uzak bi dünya sanki. Dönüp buraya geliyosun sonra ama artık burayada ait değilmişsin gibi. Arada kalmışlık çok kötü. Yerin yurdun,  sahip çıkanın yokmuşta böyle bi başınaymışsın gibi. Çok yoğun ve derin duygular içerisindeyim. Öyle zorki şu süreç. Yaşadığın her anın son olduğunu bilmek, evde attığın her adımın tekrarının olmıycağını bilmek falan insanın içini acıtıyor. Hem ağlarım hem giderim kısmı bu oluyo galiba. Sürekli boğazında bi düğümle yaşıyosun. Gözler dolup taşmaya bahane arıyo. Ve destek olucak birileri olmayınca yanında bin kat daha zor işte. Tek başına bu yükün altından kalkmak ağır geliyo. Derdini yine sadece duvarlar dinliyo. Bunca yıldır hep öyle oldu. Duvarlara, tavanlara baka baka ne acılara, zorluklara göğüs gerildi. Herşeyden çok onlardan ayrılıcak olmak koyucak sanırım. Başka bi evin duvarı ne anlasınki halimden. Duvarlar üstüme üstüme gelicek orda. Bazen dört duvar sadece dört duvar gibi diil işte insanın hayatında. Yüreğinde duvarlar örülü olmayan bilmez işte bunu.. Ozaman bu şarkı tüm duvarlara gelsin: Ben o duvarlara çarpa çarpa nasır tuttum, ağlaya ağlaya yosun tuttum…

Postacı artık kapıyı çalmıyorsa demekki!

Şu bi askerin ailesine, dostuna yada sevdiğine yazmış olduğu bi mektup. Mektubu alıcak kişi için her harfi bile nasılda kıymetlidir şüphesiz. Ama sağolsun işini harika yapan bi postacı tarafından sahibine teslim edilmek yerine benzer numaralı bi kapıya rastgele bırakılmış. Elimdeki evraklar bitsinde biran önce mesai sonlansın derdinde tabi, bu çok önemli. İş dönüşü apartmanımızın kapısında buldum. İçim acıdı öyle görünce. Yazık yani, nasıl duygularla yazıldı yada ne umutlarla bekleniyor. İçim rahat etmediği için ertesi gün alıp en yakın postaneye götürüp durumu anlattım. “Asker mektubu bu bakın yazıktır günahtır tekrar dağıtıma çıkarılsın” dedim. Çok duyarlı bi insan olan gişedeki çalışan bana “biz bişey yapamayız bırakma hiç, bıraksanda umrumuzda olmıcak çöp olucak burda” anlamına gelen şeyler söyledi. Tabi daha resmi bi ifadeyle. Ben ısrarla bırakmak isteyince aldı sonunda. Ama sonrası meçhul işte. Vicdanlarına kalmış bi durum. Bazı değerlere bukadar değer vermemek ne kadar acı. İnsanlığın geldiği bu durumu bazen hiç anlamıyorum. “Bak postacı geliyor selam veriyor” diye türküler çığırarak büyüdüğümüz ve sevdiğimiz insanların topluma faydalarını anlatmış bulunmaktayım. Daha çok şey saymak isterdim ama neyse… Saygılar!  

Sevilesi mekanlar 

Yer: 500evler. Mekan: Yeşilçam Kahve Evi.  Uzun zamandır gitmek istediğim ama fırsat bulamadığım bu mekana bugün sonunda teşrif edebildim. Ve sonuç; tek kelimeyle bayıldım. Yaşadığım semte göre bence çok fazla bi yer. Kalitesi değeri bilinmesi gereken bi ortam oluşmuş ama kıymeti bilinirmi orası bilinmez. Bence çok daha iyi yerleri hakediyor. Semt olaraktan yani. Burası küçük bi yer çünkü, yaşadığım semt olduğu için bence tabiki harika ve çok seviyorum ama birazda gerçekçi olmak lazım dimi? Tüm duvarlar, masalar, aksesuarlar hatta menü bile türk filmi karakterleriyle dolu. Okadar güzel tasarlanmışki insan etrafı inceleyip hayran kalmaktan birlikte gittiği kişiyle ilgilenmeye konuşmaya fırsat bulamıyo. Allahtan ben her durumda cır cır konuşabilen biriyimde sevgili nişanlıma bunun eksikliğini hissettirmedim. Bu koşullar altında bile bana “bi azıcık sus” demekten geri kalmadı. Sağolsun çok sever benimle sohbet etmeyi 😊 Gerçekten gidilip görülmesi hatta daimi müşterisi olunması gereken bi mekan. Gerçi buralardan gidiyorum yakında malum evlilik sebebiyle birdaha nezaman gelmek kısmet olur bilinmez ama yinede keşfetmiş olduğuma sevindim. Bence sizde hemen gidip görmelisiniz. Ozaman ne diyoruz; The end..

“Barış adamı”

Kelime anlamı “barış adamı” demekmiş galiba. İnternetin yalancısıyım yanlış bilgiyse affınıza sığınırım. Çok uzun yıllardır kitapçılarda görüp ama nedense bi türlü alıp okumaya fırsat bulamadığım bir kitap olur kendileri. 2009 yılına ait,  yani siz düşünün artık kavuşamama öykümüzü. Yaklaşık 1 ay oldu okumaya başlayalı ama çok yavaş ilerliyorum. Kitabın akıcı olmamasıyla alakası yok yanlış anlaşılma olmasın ama tamamen kendi yoğun tempomdan ötürü.. Gerçek bi hayat öyküsünü anlatıyor. Yani yazarın kendi hayatını. Hindistandaki yaşamdan bahsediliyor kitapta. Aşırı detaylarla  hemde. Okadar ayrıntılarla aktarmışki konuları hiç gitmesede insan oralarda yaşamış gibi hissediyor. Genelde bu tarz detaylara değinen hikayeler insanı sıkar ama bu hiçte öyle diil. Gayet akıcı bir dili var. 842 sayfalık bi kitap ve ben daha çok başındayım ama şimdilik güzele benziyor. Bitirmem uzun zaman alıcak o belli bişey ama yinede tavsiye edilesi diyebilirim yani. Fazla yorum yapamıyorum henüz bitmediği için oyüzden şimdilik bukadar. Buarada sanırım filmide çekilmiş. Ama o konuyu tam araştıramadım henüz. Sadece internette kitap yorumlarını okurken gözüme çarptı. O sebepten yanlış bilgi vermek istemem şuan. Bende bu konuyla daha sonra bizzat ilgilenicem. E ozaman ne diyoruz: Okumaya devam..

Geç kalmışlıklara…

Hayat bazen böyle işte; bi küpenin kaybolup bulunması gibi. Bi zamanlar çiftken çok severdim kendilerini. Sonra eşini kaybettim. Bulurum diye çok uzun zaman bekledim. Tek kalan eşini atmayada kıyamadım. Belki diğeri bi yerlerden çıkarda yeniden bi çift olurlar diye. Ama beklemekte bi yere kadar. Ümidimi kesince oda sonunda çöpteki yerini aldı malesef. Ve buakşam hiç alakasız bi yerde bi anda çıkıverdi karşıma o çok beklenen. Bi anda okadar mutlu oldumki. Ama sonra mutluluk yerini hüzne bıraktı. Artık onu bekleyen bi eşi olmadığını farkettim. Ve noluyo biliyomusun işte o an. Kaybettiğinden daha fazla üzüyor bulmuş olman. Hep bi pişmanlık, bi keşke. Biraz daha beklemiş olsaydı şimdi mutlu son olucaktı. Bekleyenin bi umudu vardı hiç değilse, “ya dönerse” diye. Ama geri dönenin şuan hiç şansı yok. Hayat bazen çok acımasız.. 

Kavuşamayan küpelerimin hikayeside böyle işte. Siz siz olun; ya kaybolmayın yada hiç geri dönmeyin yada biraz daha bekleyin. Yada hiç kulağınızı deldirip bu küpe işlerine bulaşmayın. En temizi.. Buda kulağınıza küpe olsun! 😀