Selam dünyalı 👋

Bazı kitaplar annelere özelmiş gibi. Çocuğun varsa yada çocuk bekliyorsan okumalı, öğrenmeli, ders almalı, kafanın bi köşesine kazımalısın. Günümüz annelerinde bu şart.

Belli bi aşamaya gelip kendi tecrübelerin oluştuğundada sıra kitap yazmaya geliyor. Buda şart. Kitap yazmamışsan tam anne olmuş sayılmıyosun. Çok ayıp.

Bazen bu saydığım sınıfların hiç birine girmiyorumdur ama yinede çok seviyorumdur bunları okuyup öğrenmeyi. Çünkü içimdeki anne okuduğum gördüğüm bildiğim herşeyden daha çok annedir. Ama bunu bi ben bilirim işte. Anne olmayınca kimse bilmez çünkü. Buda böyle bişeydir. Çokta kurcalanmaz, konuşulmaz, sadece Allahtan dilenir..

Bu kitaba gelince; bi annenin çocukluk anıları ve çocuklarıyla anıları arasındaki 7 farkı bulmaca, ortak paydada toplanmaca gibi içerikler barındırmakta. Yazar hanım kızımızı instagramdanda nasıl olduysa vakti zamanında bulup takip etmişliğim olduğundan kitabınıda okuyasım geldi. Bence güzeldi diyebilirim kısacası. Ozaman ne diyoruz; gerçek dünyamıza hoşgeldiniz..

Satır arası cinayetler

Adını çok duyduğum ve çok merak ettiğim için almıştım ama sonu hüsran oldu. Hatta hüsran duygusu için sonuna ulaşabilmeyi başaramadım bile. Çok nadir yarım bırakırım okuduğum kitabı, bu kitapta onlardan biri oldu ne yazıkki.

Niye böyle oldu çokta anlamadım. Halbuki cinayet, polisiye tarzı kitapları çokta severdim. Ama anlatım tarzı beni pek etkilemedi. Bi romandan ziyade karşılıklı aşırı diyalogların olduğu bir kitaptı. Hani böyle konuşma arasında o sözü söylerken aslında hangi ruh hali içinde, neden öyle gelişti durumda öyle dedi gibi bir anlatım metni çok yok. Yer, mekan yada olayı daha iyi hayal edip hissedebilelim diye bir ayrıntıya rastlayamadım. Sürekli bi karşılıklı konuşma şeklinde ilerlemiş. Buda bana çok duygusuz ve gereksiz bir kitap okuyormuşum gibi hissettirdi. Çünkü ben o satır aralarını daha çok seviyorum galiba..

Ayrıca içeriği tek bir roman değilde 3 farklı hikayeden oluşuyor. Ben sadece ilkini bitirebildim. İkincide daha fazla devam edemedim.

Tavsiye edemeyeceğim bir kitap oldu buda. Olsun, her tarzın bi alıcısı, okuyucusu, sevicisi vardır elbet. Buda böyle olsundu.

Geçmişin izleri

Kurt Gölü.

Bir kitap daha biter ve kendimi burda bulurum. John Verdon hikayeleri güzeldir. Yani benim için öyledir. Cinayetler, polisler, katiller, ve olayları çözen o bildiğimiz ve sevdiğimiz dedektif Dave Gurney.

Bu defaki diğerlerine göre daha bi başkaydı hikayenin. Fikirlerine ve sezgilerine herzaman hayran olduğum eşi Madeleine diğer kitaplara oranla daha bir ön plandaydı. Hatta olayların bir kısmı O’nun üzerinden yürüdü. “Neden böyle davranıyor?”yada “neden böyle bir karakteri var?” diye sorguladıklarımızın cevabını bu kitapta bulduk. Meğer O’nunda garip ve zorlu bir geçmişi varmış. Yıllar boyu peşini bırakmayan. Aklından, kalbinden söküp atamadığı, yada korkup yüzleşemediği. Bu hikayede artık O’da kendini buldu ve rahat bi nefes alabildi.

Acaba öylemi oldu? Bazen gerçekleri bilmemek daha kolaydır çünkü. Kendimizce olumlu yanlar bulur avunuruz. Ama gerçeklerle yüzleşince o minicik umut ışığıda söner. Hangisi iyi peki gerçekten. Kendimizi kandırmakmı? Gerçekleri öğrenmekmi?

Her koşulda zor galiba hayat. O çile her türlü çekilecek. Şart.. Ölümlerden ölüm beğen hesabı.

Bu kitaptaki ölümleride beğenip, sebebini sonucunu öğrendiğimize göre; kalan sağlara selam olsun..

Acaba niye?

Bazen herşey üst üste gelir. Hiç kimseyi değilde gelir bi bizi bulur. “Niye?” deriz, “neden ben?” deriz. Sorgular dururuz. İsyan ederiz yaşananlara. Anlam veremeyiz.

Ama işte o noktada bi durup düşünmek gerekiyo “ben naptım acaba?” diye. Çünkü bazen yaptıklarımızın bedeli yada cezasıdır yaşananlar. Haketmişizdir fazlasıyla.

İşte o zaman isyan etmek yerine pişman olup töbve etmek gerekiyor galiba. Gidilen yanlış yoldan dönmek, bişeylerden vazgeçmek.

Yapabiliyosak ne mutlu bize, yapamıyorsakta helak olana dek çekilecek o çileler orası kesin. Allah sonumuzu hayretsin ne diyim..

Ihlamur isteyen?

Ihlamur Günlükleri’nin ikinciside okunmuş ve bitmiştir. Yine çok güzel sözler içimize içimize işlemiştir.

Zaten bir çoğu Ot dergisini takip edenler tarafından bilinen sözlerden oluşmakta. Ama tabii böyle hepsini birarada okumakta daha farklı ve güzelmiş.

Yinede ben ilk kitabını daha çok sevdim galiba. Yada ilklerin daha sevilesi olma halinden kaynaklıda olabilir bilemedim şimdi.

Bu soğuk günlerde napıyomuşuz ozaman? içimiz ısınsın diye bi ıhlamur alıyomuşuz doya doya okuyomuşuz. Afiyet olsun..

Evlenince geçicekti hani?

Bi kitabı okumak için ne kadar geç kalınmışsa okadar geç kalmışım galiba. Yeni keşfetmek gibide diil bu ama nedense yıllardır bildiğin bi kitabı sebepsizce alıp okumamış ama hep merak etmiş olmak çok garip bi durum. Bu yaşıma kısmetmiş demekki. Belkide küçük bi çocukken okusaymışım bu acıyı kaldıramazmış yüreğim. Kimbilir..

“Yinemi çocuk kitabı okuyosun? ” diyorlar mı? Diyorlar. Alay ediyorlar mı? Ediyorlar. Olsun öyle desinlerdi, buda bi kitap okumanın mutlu gururuydu.

Küçük Prens havasında bi kitap gibiydi aslında. Çocukluğun masumiyet ve saflığını anlatırken, o yaşta bi çocuğun bile farkında olduğu dünya yükünün ve gerçeklerinin biz büyükler tarafından hala bilinemiyor oluşunun acı taraflarını öyle güzel anlatmışki. Ben çok sevdim kısacası..

Bu zor dünyada hepimizin ihtiyacı olan aslında Portuga gibi biri. Yanımızda her daim bizi anlayan, koruyup kollayan, çıkarsızca ve herşeye rağmen sevebilen biri. Öyle birine sahipsek işte ozaman hayat daha bi yaşanılası hale gelir. Ama birde öyle birini bulmuşken yitirmek var. İşte ozaman yaşamak için hiçbir sebep kalmıyor insanın hayatında. Hiçbirşeyin anlamı olmuyor şu dünyada. Bulupta yitirmek hiç sahip olamamaktan daha acı galiba. Varlığını bilmediğin bişeyin yokluğu çokta kanatmaz içimizi. Ama bikez varlığını hissetmişsek, yokluğu yüreğimizde tarifsiz bir yaradır. Portuga’nızın kıymetini bilin.. sahipseniz eğer..

Sahip değilseniz herşey daha zor çünkü. Kalbinizde açılan yaraları saran olmuyor ve o yaralar saran olmayınca kolay kolay geçmiyor.

Ben çocukken nezaman bi yerimi yaralayıp ağlamaya başlasam annem gelir ” Ağlama evlenene kadar geçer” derdi. Gelin olana kadar tüm yaralarım acılarım geçicek umuduyla büyüdüm hep. Nezaman canım yansa sonraki yaşlarımda hep bunu tekrarladım kendime. “Daha fazla üzülme nasılsa buda gelin olana kadar geçicek” diye. Kitapta bu acı geçirici formülü okuyunca içim bi tuhaf oldu. Demekki Zeze’de ben gibi inanmış buna diye kendime bi arkadaş buldum gibi oldu.

Ama işte bazen dönüp bakıyosun yüreğinin içinde açılmış yaralara geçmişmi diye. Hani artık evlendim ya, hepsi geçmeli ya. Geçmiyor ama, geçmemiş. Galiba evlenmekte yetmiyor bazı yaralara. Yada bizi hep kandırmışlar be Zeze bunca yıldır. Halbuki uslu çocuk olup artık ‘kıç’ bile demiyoruz ama… ama işte..

Geçmişe açılan kapılar..

“Atiye” Son zamanların en çok hakkında konuşulan ve eleştirilen dizisi. Herkes bişiler söyledi hakkında. Söylemeyede acımasızca devam etmekte.

Tüm bölümleri bir günde bitirdim ve ardından internetteki tüm yorumlarıda. Çünkü başkalarının bakış açısıylada bakabilmek önemli…

Sonuç: bence değişik ve güzeldi. Hergün ekranlarda gördüğümüz o klasik konulu aşklı meşkli, vurdulu kırdılı dizilerin dışında bi havası vardı. Herkes mantık hatalarını yerden yere vurmuş ama detaylarda çok boğulmadan izleyince gayette iyi bir şey çıkmış ortaya bence.

Esrarengiz hislerinin ve mistik güçlerinin peşinden koşan bi kadın var hemde deli damgası yemek uğruna. Bu kadına inanan tek bir adam var onla birlikte bilinmeze giden. Ve kadını deli bilse olsa sevip vazgeçemeyen başka bir adam. Ben en çok o başka adamı sevip, o adama üzüldüm dizide. Babasının baskısı tüm hayatını ele geçirmiş. Hayatındaki kadının ne yaptığı belli değil, akıl sağlığından şüpheliyiz ama yinede adam vazgeçmiyor onu sevmekten. Babasının çilesine rağmen sevdiği kadın uğruna babasının sonunu kendi elleriyle hazırlıyor. Yani bence en çok ona yazık olmuştu bu öyküde.

Kısacası birçok kişi kötü eleştirsede, yani yorumlardan okuduğum kadarıyla öyleydi ama ben sevdim. Merakla izlenesi ve devamı beklenesi bi diziydi… Müsait bi zamanda izleyiverin derim..

Yıllar geçiyor sen ne dersen de..

Yine bir sona gelmişiz. Yine bir veda. Bu bitiş yepyeni bir başlangıca sebep. Kimine umut kimine hüzün. Kim olduğuna, nerde kimle olduğuna bağlı hep. Herkese başka.. Herşey çok başka..

Bazen bitsin artık istersin. Canına tak dedirticek kadar uzun sürmüştür. Canına tak dememiştir ama canına okumuştur. Bitip gidince herşey geçicek gibi gelir. Umuttur çünkü temiz sayfa sandıklarımız. Umut ihtiyaçtır..

Bazende göz açıp kapama gibi gelir geçirilen süre. Öyle güzeldirki doyamamışsındır. Bitmesin hiç istersin. Hep bu güzel geçen zamanda kalabilmeyi, hep bu güzel geçen zamanın devam edebilmesini istersin. Ama olmıycak duadır.. Tutamayız zamanı..

Neyi nasıl yaşadığımıza bağlıdır herşey, zamanın bize ne kattığıyla alakalıdır. Ama zamanın çokta umrunda diildir bizim ne hissettiğimiz. O geçer gider. “Vay bee” deyip ‘İkibin kaç’ olduğuylada ilgilendiğini sanmıyorum. O sebepten çokta mana yüklemeye gerek yoktur.

Sabah uyanıcaz, bi bakıcaz aynı yataktayız. Bunun mümkünatı için öyle kafanızın çokta güzelleşmemesine dikkat! Aman haa bu nokta önemli 😉 Aynı yatakta kalkabildiysek, o cepteyse gerisi zaten aynıdır. Hayatta değişen bişey olmamış. Tam on ikide sihirli bir değnek dokunmamış demektir yaşamınıza. Günlerden Çarşambadır, hep o bilindik hafta ortası. Aynadakide yine aynı bense şayet; nesi yeni bu yılın? Yada ne faydası var yeniliğin? Kafa aynı kafaysa ozaman kafa kafaya verip gelin bi düşünelim bunu… bu kutlamacalar neyin kafası?

“Çimenin yeşilinde, Gökyüzünün mavisinde saçlarımı hatırla..”

Mavi saçlı kız. Tiyatrocu Mehmet Çerezcioğlu’nun kanserden vefat eden kızı Burçak’ın günlüğü. Yıllar sonra bir kitabı 2.kez okumak ama bambaşka hislerle. Ama acı ve hüzün hep baki.

İlk okuduğumda henüz 12 yaşındaydım. Burçak’ın öldüğü yaştan bile küçük. Ozamanlar kendimden sadece 3-4 yaş büyük birinin okadar hayat doluyken bunca acıyla yok olup gidişini büyük bi hayret içerisinde okumuştum. Yaşadığı hayata özendiğim anlar olmuştu okurken. Çünkü çocuk aklıydı bendekide. O yaşta geç saatlere kadar arkadaşlarla takılmak, yurt dışına çıkabilmek, saçını boyatabilmesi ve daha bi dolu şey. Bende büyüyünce bunları yapabilicekmiyim hayali. Ve sonrası ya onun gibi bende yeterince büyüyemeden ölürsem korkusu…

Şimdi üstünden 20 yıl geçti. Şimdiki aklımla okuyunca o küçük kıza sadece üzülebiliyorum. Yazdıkları hissettikleri okadar saf ve çocukça geliyorki. Ve keşke hiç arkadaşı olmasa, keşke evden dışarı dahi çıkmasa ama yaşayabilseymiş diyorum. Zamanında özendiğim şeyler aslında çocukça bi yaşammış. Son günleri mutlu geçirmesi adına sunulmuş bi özgürlükmüş. Yıllar sonra farklı bi gözle bakmak iyi geldi. Bazı kitapları ikinci kez okumak herzaman yeni bir bakış açısı sunar insana. Değişim ve büyümek bu galiba..

Onca yılda geçse eminimki ailesinin acısı hep ilk günki gibidir. Allah onlara sabır versin. Başkada bişey denmez bu duruma çünkü evlat acısına sözler kifayetsiz..

Tuttu fırlattı kalbimi..

Bazen ne olduğunu anlamazsın bi anda kırılıverir kalbin. Böyle paramparça olur. Bir anda sevdiğinin elinden düşüvermiş gibi. Aniden, sebep ne onu bile anlayamadan kırılır. Etrafa saçılan parçalara bakakalırsın..

Yada çok iyi bildiğin o canını acıtan sebepten ötürüdür bu kırılma. Bilirsin sebebini, bildikçe daha çok acıtır canını. Kırılmış olmak değildir canını yakan, kıranın kırma sebebidir. İşte o daha acı..

“Zaten kapağıda yoktu, bi işe yaramıyodu böyle, iyi oldu kırılıp çöp olduğu” dersin. Haketti diye düşünürsün, eksiktir çünkü o zaten gözünde, tam olarak işe yaramıyordur..

Bazı kalpler hakeder kırılmayı böyle. Hatayı kıranda değil kırılanda aramak. Hangisi daha can yakıcı bilemezsin.

Paramparça olmak dile kolay kalbe değil…

Sakarlık hiç diil bu ama bak sakın onu getirme aklına. Hadi nazar olur kırıldı çıktı denir. Duygusalada bağlanır durum, yazılara konu olur böyle. Ama sakarlık asla! Çok ayıp çok öyle denmez taş olursun.. Hele taş olan kalbinse o çok daha fena..